30/1/2008 · Kategori: Denemelerim
“Birkaç aydan beri nabız yoklamalarıyla başlayan çabalarımız amacına ulaştı ve karşınıza... adıyla çıkıyoruz.”
“birşeylere başlamak... yakınmasız... ve sürdürebilmek bir şeyleri... ama gevezeliklerden uzak... ama yalın... ama ve ama, yoğun bir dille üretebilmek yaşamı... ve dinamik olmak her harfte, her sayıda, her renkte, her çizgide, her seste, her imde...”
“... Şöyle yapacağız, böyle ses getireceğiz gibi bir iddia ile ortaya çıkmıyoruz. Amacımız Türkiye’nin şiir coğrafyasındaki yerini almaktır.”
........
İşte böyle... Her birinin yayımlanmasına ayrı bir gerekçe biçilir. Kendisine emek verenler mutlaka bir amacın peşine takılmışlardır. Bu, kimileri için yazılan bir şiiri, hikayeyi, denemeyi, makaleyi, vb. matbaa harfleriyle görme iç güdüsü şeklinde belirebilir. Kimi dergi omuzlayıcıları ise topluma faydalı olmayı tercih edip dünyayı değiştirmek kaygısıyla hareket etmektedir. Bunlar ve bunlara eklenebilecek her türlü ‘mazeret’ iç içe geçmiş vaziyette de bulunabilir.
Kim, hangi niyetle yayımlarsa yayımlasın, sonuçta bir yolculuğa çıkmıştır. Hem yolcu, hem bekleyendir o. Eseri yazma, gönderilenleri alma, derleme, toparlama, makineye dizme, düzenleme, tashih, matbaaya verme, matbaadan alma, postaya verme, okuyuculardan gelecek tepkileri bekleme ve tepki aldıkça yeni bir sayı için harekete geçme... Bu sürecin zevkleri, heyecanları, sıkıntıları, sarsıntıları... saymakla bitirilemez. Bitirilemeyecek bir başka şey de, geride kalan izlerdir... Ve, bunların ‘üçüncü şahıslara’ anlatılması, aktarılması oldukça zordur.
Benim ‘mutfağı’nda yer aldığım ilk dergi Bireşim “yazın düşün sanat seçkisi”dir. Kredi Yurtlar Kurumu’nun bir yurdunda pişirilen ilk dergi olarak tarihteki yerini alabilir mi? Belki. İnciraltı Öğrenci Yurdu bloklarıyla İnciraltı Sahili’ndeki çay bahçelerinde yapıldı ilk toplantıları. Zaman zaman Buca’ya kadar gidip geldi Bireşim düşünceleri. İlk sayısı Haziran 1984’te, o yılların İzmir’inde bu tür mevkuteler basan Karınca Matbaası’nda basıldı. Yazışma adresi “P. K 22, Küçükyalı, İzmir” şeklinde idi. Mikail Erdil, Matematik’ten beklemeli olarak yaşayıp durmakta olduğu o ‘şen’ yıllarında (ilk sayıdaki içindekiler sırasıyla)Ahmet Cemal, Kemal Sülker, Raif Özben, Mehmet Mümtaz Tuzcu, M. Orhan Doğantuğ, Hüseyin Kaytan, Semra Karadağ, Şadiye Sarkan, Feyza Hepçilingirler, Nurettin Öztürk, Üzeyir İbiş, Alpaslan D. Apaydın, Feriha Özkurt, Sedat Şanver, Mehmet Onay, Mehmet Yetiş, Müslüm Kaya ve Haldun Dinçer’i çevresinde ‘toparlayarak’ yayımlamıştı Bireşim’i. Meraklısı bulunur mu bilmem, ben, derginin bu ilk sayısında “Homeros, İşgüzarlar ve Homeros’un Kızı” adlı manzum metinle varım. Başka? Yokum başka! Toplam üç sayı çıkan Bireşim, Nisan 1985’teki üçüncü sayısıyla, ‘Aydın sorumluğuyla takınılmış bir tavır.’ cümlesini de yedeğine alarak ‘elveda’ diyordu.
Yoğunluk “sanat kitabı” Bireşim’in Ankara’ya taşınmış hali midir? “P. K. 20, Kızılay, Ankara” adresli mevkutenin ilk sayısı Mayıs 1986’da yayımlandı. İki veya üç sayı yayımlandı. Elimde ilk sayısı kalmış. Diğerlerini kime kaptırdım, nerelerde bıraktım, bilmiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam her sayısında bir ‘çalışma’m yer aldı. Mikail Erdil Yoğunluk’un da “derleyen”iydi. Kıvılcım Vafi, Müslüm Kabadayı, Mustafa Yavaş, Mehmet Bıçak, Mehmet Pekel ve Cevat Akkanat Yoğunluk’un ilk sayısındaki ‘imzalar’ idi. Bu ve diğer sayılardaki ‘imzalar’ arasında Ankara’nın Kızılay, Emek ve Gölbaşı beldelerinde gerçekleştirilen toplantı ve geziler, yaşanılan heyecanın ‘zirve’de olduğunu göstermez mi?.
Mikail Erdil öncülüğündeki aynı ekibin üçüncü dergisi Nitelik “sanat bilim felsefe aylık dergisi”dir. Nitelik dergisi, aynı adlı daha önce çıkarılan küçük boy “seçki”nin dergiye dönüştürülmüş halidir. İlk sayısı 15 Kasım 1987’de İnkılap Sokak’taki (Ankara-Yenişehir) bürosunda hazırlanmış. Bendeniz “Ege Bölge Temsilcisi” olarak yer alıyorum künyede. “Hapishane Edebiyatı”, “Yıkıntı Edebiyatı”, “Sokakların Meydanların Şairi Mayakovski”, “Genç Şair Ölülerinden Bir Kesit ‘Bulgar Şiiri’”, “Paul Eluard’ın Portresi” ilk sayıdaki başlıklardan bazıları. ‘Ürün’ü yayımlananlar arasında Bertolt Brecht, Wolfgang Borchert, Roper Caillois, Louis Salomon gibi ‘çeviri’ isimlerin yanı sıra, Vecihi Timuroğlu, Mustafa Arslantunalı, Kenan Sarıalioğlu, Hakan Şenocak gibi imzalar da vardı. Nitelik’in ilk sayı ön ve arka kapak içleri ise Picasso’ya ait bir tablo ve Behice Boran’ın posteriyle doldurulmuştu.
Peki, hemen hepsi en fazla üç sayı çıkan bu mevkuteler nasıl ‘kotarılmıştı’? Çok kolay! İzmir ve ilçelerinde “Vos Vos” bir minibüs ile iç çamaşırı seyyar satıcılığı yaparak! İnşaatlarda amelelik ile! Olmadı, ‘derleyen’imiz Mikail Erdil’in minibüsünü üç kuruşa satarak!.. Bir de “ölüm”süzleşerek!
“Ölüm” şu: Her üç dergiye ‘derleyen’ olarak mührünü basan Mikail Erdil’in genç yaşta kalp sektesiyle tebdil-i mekan eylemesi... Ölümsüzlük ise, geride kalan dergiler...
***
Kendimi ‘mensubu’ gördüğüm dergilerden birisi de Kırağı’dır. Beşinci sayısıyla Kayseri’de tanıştığım ve Nevşehir-Avanos’a bağlı bir kasabadan bünyesine katıldığım Kırağı’yla ilgili ‘hislerimi’ başka bir ‘kış’a bırakmak istiyorum. Bu ertelemenin tek sebebi, derginin asıl yükünü çeken Tayyib Atmaca’nın Sühan’da Kırağı’yı anlatıyor olmasıdır.
Çorum-Alaca’da Durdu Şahin’in yönetmenliğinde çıkan Seviye dergisi de Kırağı gibi, en başta, saf kardeşlik ağları kurduğu için bu yazıda yer almalıdır. Kırıkkale’de, rahmetli Nazir Akalın’la ‘masa başı’ işlerini hallettiğimiz Seviye, öyle sanıyorum ki, en iyi şekilde, onun asıl zahmetini çeken Durdu Şahin tarafından anlatılacaktır.
Benim burada değinmeden geçemeyeceğim bir başka dergi, Seviye’den sonra Ankara, Kırıkkale ve Çorum-Alaca güzergâhında Ayhan Bilgen, Nazir Akalın ve Durdu Şahin işbirliğinde çıkardığımız Karçiçeği dergisidir. Sözünü ettiğim dergi, vaktiyle Erzurum’da Nazir Akalın ve arkadaşları tarafından çıkarılan Karçiçeği’nin ikinci dönemine ait olanıdır. Sahibinin Ankara, Genel Yayın Yönetmeni ile Sanat Danışmanı’nın Kırıkkale, Yayın Koordinatörü’nün Alaca’da ikamet ettiği dergi, Nazir Akalın’ın üniversite hocalığından uzaklaştırıldığı döneme denk bir zamanda çıkarılmıştı. İlk sayısı Kış 2001, ikinci sayısı Bahar 2001 tarihlerini taşımış ve ömrünü tamamlamıştır. Karçiçeği’nin çıkarılması için Kırıkkale’de yapılan ‘görklü’ toplantılar, İstanbul’da, aynı mahallede oturduğu halde bir araya gelemeyen başka dergiciler için elbette ‘tehlikelidir’. Fakat Karçiçeği’nin asıl önemi, muhteva bakımından taşıdığı olgunluktur. Böyle bir olgunluğu, çoğu kez elimizden fırlatıp attığımız artistik ve akademik ‘çete’ dergilerinde görmemiz mümkün değildir.
Karçiçeği’nin hamallığını, yukarıda da belirtildiği gibi dört ‘edebiyat delisi’ yapıyordu. Fakat dergi aslen Nazir Akalın’ın idi. Bunu, Durdu Şahin’in o günlerin hatıralarında kalan yere göğe sığmaz düşünce ve ifadesi ile aynen ifade etmek isterdim. Maalesef, araya giren zaman ve unutulan cümleler, meallerle yetinmemize sebep oluyor: Yaşanmakta olan zor zamanları bizden daha fazla hisseden Nazir Akalın için çıkarmalıydık bu dergiyi. Adının tespit edilmesine kadar, her şeyiyle Nazir Akalın’ın olmalıydı dergi. Öyle de oldu. Karçiçeği’nin Kırıkkale ağırlıklı bu ikinci dönemi, aynen Erzurumlu ilk dönemindeki gibi, Nazir Akalın’ın ‘ruhunu’ taşıyordu. Artık aramızda olmayan bu ‘güçlü kalem’den edebî fayda kazanmak isteyenler, onun diğer eserleriyle birlikte Karçiçeği’ne de müracaat edebilirler.
Bu yazı için sözün bittiği noktaya doğru gelirken, aranızda, benden Likâ ile ilgili cümleler bekleyenler bulunabilir. Hâlâ ‘cephe’de olduğundan, bir ‘aşk’ı ve diri bir ‘aklı’ temsil ettiğinden, bu yazıda Likâ’yla ilgili hususlara değinemiyoruz.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
Yorum yaz!
17/11/2007 · Kategori: Denemelerim
Bir son sayfa haberi. Ciddi görünümlü, “aydın”sı boyutlarından kuşku duymadığımız bir gazetenin “ilk düşen kar”la ilgili haberinin başlığı: “Kış Dişini Gösterdi.” “Edirne’ye yılın ilk karı düştü. Doğu’da ise yollar kapanmaya başladı.”
Ne çirkin ifade!
Bu ifadenin kullanımı sırasında işletilen mantık tek taraflı ve yüzeysel. Zira, kar ve kış sadece insana yükledikleri zorluklar ve olumsuzluklar açısından ele alınmış.
Öyle ya, kar yağacak, tipi çıkacak, yollar kapanacak, ulaşım sağlanamayacak, elektrik hatları kopacak, telefon telleriyle irtibat sağlanamayacak, üşünülecek, donulacak, rahatça ortada dolaşılamayacak, eve hapsolunacak, ufuk iyice daralacak, vb... Bütün bunlar “diş” oluyor anlayacağınız.
Doğrusu, sayımı dökümü yapılan bu durumlardan memnun olduğumu söyleyemem ben de.
Ama sırf bunlardan ve bunlara benzer daha nice sebeplerden ötürü kışa “diş” takmak? Hayır, hayır... Bu acımasızlığın ta kendisi. Ve anlayışla karşılamak da bana göre değil.
Hem, düşünün hele bir: Bütün bu olumsuzluklar, sırf kardan, kıştan mı kaynaklanıyor?
Sözgelimi kapandığı sözkonusu edilen/edilecek olan yol, gereğince donanıma sahip kılınsa. Kopması sözkonusu olan elektrik veya telefon hattı şartlara uygun bir şekilde kurulsa...
Üşüyenlere de, tuzu kuru olanlarınki kadar ücret verilse. Dolayısıyla toplumda eşit bir gelir seviyesi oluşturulsa...
Ya ev hapsine mahkum olanlar, ufku daralanlar? Canlarım benim, sizi de düşünmüyor değiliz: En güzel hayâller, böyle, dar vakitlerde kurulanlardır. Hayâl kurun, uzaklıkları tasarlayın, özleyin biraz, özleyin...
Sıra kışın güzelliklerine geldi mi? Evet, kışın güzellikleri: Lapa lapa yağan kar, seyirlik kardır. Hem göz, hem de ayak seyri hoş olur bu karla. Kömür gözlü kardan adam, ilk güneş ışıklarıyla eriyip gidene kadar da olsa, iyi bir dost değil midir çocukluk çağına? Kar topu oynayanların keyfine ne dersiniz? Ya da karlı bir havada yapılan tabiat gezisine? Avcılığa? Şuna ses çıkarabilir misiniz? Sıcak bir yuvada oturup evin küçükleriyle oynamayıp zıplamaya... Ve daha böyle böyle onlarca güzellik...
İşte böyle, en olmadık imkansızlıklar içinde dahi olsak, kış, mutluluğumuza engel değildir, kıştan umumî zevkler çıkarmamız mümkündür.
Dolup giden satırlardan sonra tekrar soruyoruz: Nasıl olur da kışa “diş” düşünürsünüz? Hangi hakla böyle bir teşbih tasarlarsınız? Kış ile diş arasında nasıl bir ilgi vardır da haberinize böyle bir başlık atarsınız?
Bu konudaki sözümüzü şöyle bitireceğiz:
Enflasyon canavarının dişleri, tank paletlerinin dişleri, türlü zulümlerin kanlı kara dişleri... Bütün bu ve benzeri dişler milleti mahvedip dururken ve bunlara karşı akıl dişini bilemek varken, güzelim kışı “diş”li tasavvur etmek nasıl bir akıl hatasıdır?
Velhasıl, dişlilerle dişsizleri karıştırmayalım...
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
13/8/2007 · Kategori: Denemelerim
Çocukluk bahçesinden bahsedeceğiz, öyle mi?
Dağlardan, kırlardan, ırmak boylarından… Arpa, buğday, nohut tarlalarından… Çam, ardıç, palamut ağaçlarıyla örülü orman denizlerinden…
Kurttan kuştan… Börtüden böcekten…
Çalı, çırpı, dal, budak…
Çobanlık, ırgatlık…
Ve bütün bunların içinde oyun, oyuncak…
*
1964 doğumlu birisi, kendisiyle ilgili ilk hatıraları hangi tarihlerden itibaren biriktirir? 1970, hadi biraz da hayal meyal, inelim aşağıya: 69, bir ihtimal 68…
Kireç Işıklar. Dursunbey’in bir dağ köyü. Ülkenin hangi batısında olursa olsun, ücra, yalnız, unutulmuş… Yolsuz, susuz… Elektrik ne arasın, rüyasını kurmak imkansız? Telefondan haberdar olmak bir yana mektupların gelip gidişi bile efsane?
Oyun faslına buradan başlamak gerekiyor.
Evet, babam taşıyor mektupları. Trenle ve dolayısıyla şehirle bağlantısı olan tek adam. Demiryolu işçisi. Her sabah dört kilometre yolu giden, sekiz dokuz saat kazma kürek, yurdu “demir ağlarla” ören, sonra yine dört kilometre geri, köyüne, evine, çocuklarına dönen babam, kafasında tasa, sevinç, kaygı, hüzün, sırtında terden sırılsıklam olmuş atlet, elinde sepet ve sepetinde sefer tası, sofra bezi, yumurta, soğan, ekmek ve oğullarının eli değince mutlaka sürpriz sevinç çığlıkları attıran nice şeyler taşırdı. Bizi çığlıktan çocuklar haline döndüren bu sepet, bilmem her akşam gelmesi beklenen babanın, biz çocuklarına takdim ettiği esrarengiz bir oyuncak kabul olunur mu?
Babamın dört kilometre kuzeydeki Mezitler istasyonundan köye gelişi, mevsimine göre, meradan köye çobanlar eşliğinde dönmekte olan inek, keçi, koyun sürülerinden hemen önceye veya sonraya denk düşerdi. Akşamın bu ânını yaşamak için, hangi oyunlarımı feda ederdim, onlara değineceğim. Fakat heyecanlı bekleyişin de bir tür oyun olduğunu benden başka kim hesaba katar ki?..
Babamın bekleyeni sadece ben değilim. Maşıngada pişirilmiş tavşan kanı, çam odununda ısıtılmış ve babamın sırtına konulacak havlu ve…
Ve mektup bekleyenler… Babamın posta treninden alıp getirdiği mektupları ben dağıtıyorum. Haftada iki üç kez tekrarlanan bir görev. Sadece dağıtmak da değil, mektupları muhataplarına okuyor, hatta “kestane kebap acele cevap” tekerlemesinin esrarengiz havasına girenlerin arzusuna binaen, oracıkta mukabil mektubun kâtipliğine başlıyorum. Karşılığında badem, ceviz, yumurta, iğde, incir veriliyor. Diyebilirim ki benim oyun-oyuncak listemde bu mektupçuluk vazifem ve vazifemi ifa sırasında elde ettiğim “sermaye” önemli bir yere sahiptir.
Müvezziliğim mektupla sınırlı sanılmasın, yanı sıra ekmek de dağıtırdım! Şöyle: Babam, genellikle şehirli olan ve kara ekmek yiyemeyen öğretmenlere her gün birkaç tane akça ekmek getirirdi. Tabii bu ekmeklerin tadını biz de iyi bilirdik. Neyse, sayıları ikiyi geçmeyen öğretmenlere ekmeklerini ben götürürdüm. Sahi, ekmeklerin yanında gazete de bulunurdu. Bu dağıtıcılığın tören havasına bürünmüş bir oyun olduğunu söylesem kim ne karışır?
Öğretmenler Günaydın veya Hürriyet okurken, bizim gazetemiz Tercüman olurdu. Okumayı söktüğüm günlerden itibaren, tercümanım Tercüman gazetesi idi. Spor sayfasından başlar, Galatasaray haberlerini hatmettikten sonra, sayfaları başa doğru çevirirdim. Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Yavuz Donat ve diğerleri. Gazetenin İnci ilavesi. Hele İnci’de yayımlanan Asteriks. Bu arada, spor sayfasından kestiğim GS’li futbolcuların fotoğraflarını badem ağacının gövdesinden topladığımız zamkla defterlere yapıştırır, hasılı ölümsüz albümler oluştururdum…
Köyümüz süt tozlarına ve Massey Fergusonlara pazar oldu, olacak… Amerikan kültürü işgali hayatımıza etki etmeye başladı, başlayacak… Yahut, zaten var olan manzarayı biz yeni fark ediyoruz. İşbu gelişmeler sonucu, sabahları okulda süttozundan mamul sıvıyı içsek de, evlerimizdeki inekleri ihmal etmiyoruz. Çünkü süttozundan yoğurt ve ayran üretmemiz imkânsız. Bu kimyasal olarak mümkün müdür bilmem, fakat süttozu sadece okulda bulunuyor. Şu halde okullu olmanın gündeme getirdiği milli günlerde yoğurt yeme yarışmasında kullanılacak yoğurtları kendi ahırımızdaki Sarı Kız veya Mercan’dan temin etmemiz gerekecek… Yoğurt yeme yarışı resmî bir alan içinde oynandığından memleketin hemen her tarafında bilinmektedir kanaatindeyim. Gözleri bağlanan çocuklar, tahta kaşıklarla içine para atılmış bir tabak yoğurdun hakkında gelmeye koyulurlar. Parayı bulan gözündeki perdeyi çözüp birincilik şarkısı söyleyebilir. Bu tarz okul oyunları arasında çuvalda yürüme, yumurta taşıma gibi yarışmalar da vardır. Çuvalda yürüme, şeker çuvalının içine giren çocukların belli bir mesafeyi düşe kalka gidip gelmeleriyle sınırlı bir oyundur. Tabii en az düşen, en hızlı giden, menzile daha önce varacak ve birincilik ipini göğüsleyecektir. Yumurta yarışı da belli bir mesafeyle sınırlıdır. Yarışmacı, sapını dişleri arasına yerleştirdiği kaşığın üstüne okkalı bir yumurta koyar. Hizaya dizilir. Başlama düdüğüyle birlikte hizayı bozma etkinliğine girişir. Yumurtayı düşüren elenecek, sağ salim getirip götürenler derece yapacaklardır. Bu resmî bahçe oyunları genellikle haşarı sayılan çocukların ilgi alanına girerdi.
Peki yukarıdan beri anlattığım, bazısı oyun kılığına sokulmuş yaşantı dilimleri, bazısı da okulda oynanan oyunlar bir tarafa, bugün benim oyunlarım ve oyuncaklarım diye başka nelerden söz edebilirim?
Üç tekerli tahta yürütecimi ilk sıraya yerleştirmem gerekiyor, zira oyuncak olarak da kullandığım bu küçük vasıtayla hâlâ hayali oyunlar oynarım. Minik tekerleri ve çıta diyebileceğimiz nitelikte hafif üç beş tahtadan imâl edilmiş yürütecim, şimdiki plastik adaşlarına hiçbir yönüyle benzemezdi. Yürüme talimine başlayan bebek, şimdikiler gibi belinden yürütece mahkum olmaz, onu arkasından tutar, itelemeye çalışırdı. Tek zorluk, henüz kollar güçlenmediğinden, kıl kilimlerin üzerinde yapılan patinajdı.
Biraz ayaklanıp da ev dışına çıktığımda, ki mevsim bahardır, beni tahta tekerli çırçır arabam, değnekten atım veya karpuz kabuğundan kamyonum beklemektedir. Tahta tekerli arabamın çırçırı elbette küflenmeye yüz tutmuş bir tenekeden kesilmiş, tekere temas edecek şekilde, arabanın sapına çivilenmiştir. Değnekten atım daha sadedir. Bir orman köyünde onu elde etmek için herhangi bir işlem yapmaya gerek yoktur. Avlu içinde veya sokak ortasında ele gelen ilk ağaç dalı müthiş bir attır. Bacaklarınız arasına alır, başlarsınız koşmaya: Dıgı dıg dıgı dıg dıgı dıg… Başka çocuklar da at sahibi olmuş ve sizinle birlikte seyirtmeye başlamıştır. Aslında başlayan yarıştır. Hangimizin atı daha hızlı gidiyor. Yani kimin bacakları daha çevik!
Mevsim yaz ise bacakların değnek atlar yardımıyla sınanmasından sonra ele alınacak oyuncak bellidir: Karpuz kabuğu! Tercihen ikiye bölünmüş ve içi damak zevkine hibe edilmiş karpuz, şimdiki çocuklara acaba ne çağrıştırır, bilemeyiz. Bizim kamyonumuz kendilerini tebessüm ettirse bile, onlar adına sevineceğiz. Fakat günümüzün yaramazlarına şunu da hatırlatalım, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmine ilhamı biz verdik. Bir rivayete göre, o günlerde bilmem hangi vesileyle Tavşanlı’dan köyümüze gelen Ahmet Uluçay amcamız, yıllar sonra çekeceği filmin ilk hikayesini, bizim içine taş toprak doldurup iple çektiğimiz karpuz kabuğu kamyonlarımızı görünce oracıkta yazmaya başlamış!
Beni bu konuda ciddiye almayabilirsiniz: Ahmet Uluçay’ın bizden esinlenmesi film hikayesiyle sınırlı değildir! Rivayetin devamı şöyledir: Kendileri sinema sanatına dair ilgiyi 1970’lerin ortasında bizim 80 hanelik köyümüzde edindi! Efendim şuraya gelmek istiyorum, biz çocukların en büyük keyfi sinema idi. Şaşırdınız değil mi? Beni farklı itham ve ifhamlarla karşılamanıza diyeceğim bir şey yok. Koskoca şehirde bile zor bulunur sinema, başka meydan bulamadı da sizin köye mi kurdu tezgahını deme hakkına sahipsiniz tabii ki. Neyse, sadede gelmek icaptandır: Poker (Recep Amca) Batı Almanya’da çalışan bir köylümüzdür. Kendisi her daim yeni, farklı ve ilginç işler yapmak ile şöhret yapmıştır. Yazları tatil için köye geldiğinde bu marifetlerini sergilemekten büyük keyif almaktadır. Keyfiyetlerinin en önemlisi bu sinemacılıktır. Orak ve harman mevsimine denk düşen tatilini sanki dört başı mamur bir hizmeti gerçekleştirmek için kullanmaktadır. Poker’in üç beş yıl süren sinemacılığı, nerede ve nasıl icra ettiği ise ayrı bir hikayedir: İlk yıl, Gölcük’teki evinin bahçesine çarşaftan bir perde çekmiştir. Seyirciler için en özel oturak topraktır. Otur, uzat ayaklarını, seyret perdede akıp süren gölgeyi. Sonraki yıllarda tahtadan oturaklara oturtmayı planlamış, nispeten başarılı olmuştur. Fakat biz çocuklar, aynı bahçedeki kuyu suyunda soğutulmuş Cincibir gazozlarımızı, haşlanmış mısırlarımızı, ay çekirdeklerimizi toprağa oturarak yiyip içmeyi tercih ederdik. Poker’in Gölcük’teki bahçe sinemasına girmek için de bir dizi işlem gerekirdi. Balıkesir’de bir matbaaya mı bastırdı bilmiyorum, fakat koçanlı biletlerimiz olurdu. Girişler için bir ikinci yol, çalı çırpıyla (geven) çevrilmiş bahçeye gizlice atlamaktır, fakat ben bunu hiç denemedim. Recep Amca’nın, bu konuda vukuatı olanları birkaç kez yaka paça dışarı attığına ise haliyle şahitliğim olmuştur. Burada, çocukluk günlerinde yaşadığım sinema şenliği ile ilgili olarak söyleyeceğim bir başka husus, Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney, Hulusi Kentmen, Gökhan Güney, Tarık Akan, Yıldıray Çınar, Filiz Akın, Fatma Girik… saymak doğru mu sanki, Yeşilçam’ın bütün kadrosu köye ilk adımını, bizim Poker amcamızın bu bedelsiz hizmetiyle atmıştır. 2005 yılında dünya sinemasından ahiret sahnesine göç eden Poker’in çocukluğumuza kattığı renkli atmosferin bedeli nasıl ödenir? Rahmetle anıyorum.
Çocukluk imkansızlığı kabul etmez. Hele oyuncak konusunda. Ortamına göre hemen bir şeyler icat edilir, hayata yeni bir zevk getirilir. Çitlek çiçeğinden fırfırım, çam kozalağından topacım, kızılcık dalından yayım, okum… İmkansızlığın mağlubiyete sürüklendiği zamanların oyuncakları değil de nelerdir bunlar? İşte, yaz ile güz arasında, harman sonunda, latif rüzgârların ömre ömür kattığı ikindi üstü vakitlerinde adına çitlek dediğimiz ağacın kurutulmuş tohum kozası (yaprak değil, fakat meyvesi denilebilir), tam ortasından delinir, öne gelecek tarafı kalın olan bir ağaç dalına takılır ve koşulur. Fırfır döner, ayaklar koşar. Gözler hem fırfırda, hem yoldadır. Serüven diğer çocuklarla kapışılan yarışa dönüşebilir.
Ardıç tohumu patlatan patlangaç yapmak için de özel bir ağaca ihtiyacımız vardır. Fakat her ne yapılır, edilir, köyün beş kilometre kadar güney doğusuna düşen Bükler’den, içi kolay oyulabilen ağaç (üçbudak’a benzer patlangaç ağacı) bulunur… Ucu taşa vurularak püsküllü hale getirilen bir kızılcık çomağı ise düzeneğin pompasıdır. Kurşun mu? Silahımızın adından belli: Ardıç tohumu patlatırız biz!
Plastik düdükler ve musiki aletlerinin vakti bize yetişmiştir, fakat hayır, bunlar soğan cücüğünden veya ilkbahar tazesi ağaçların dalından yapıp öttürdüğümüz düdüklerin kıymetini hiçbir zaman tutmamıştır. Soğan cücüğünün ince zarından çıkan iniltiyi veya suyu yeni yürüyen bir ağaç dalından birkaç çakı darbesiyle üretilen düdüğün sesini anlatmam mümkün değil.
Anlatılması imkansız olan sadece bu sesler mi? Hasbelkader dünyanın merkezine düşen çocuk için tanıma, tarife, velhasıl anlatıma sığmayacak oyun ve oyuncaklar sınırsızdır. Bu sınırsızlık hemen pek çok insanın bile, evet bunu ben de biliyorum diyebileceği oyunlar için de geçerlidir. Mesela çelik çomak oyunları, kiremit oyunları, taş oyunları (beş taş ve yanı sıra çizgi üstünde oynanan üç taş, dokuz taş, on iki taş, dama), top oyunları (her tür top’lu oyun: istop, yakar top, futbol), çivi saplama, bilez (yöresine göre adı değişir: bilye, misket, cicoz)… Bu oyunlar hakkında da yaşanmış onlarca hayat sahnesini zihin dünyamızda canlandırıp durmaktayız kuşkusuz. Fakat biz, sıkça oynanan, çokça bilinen bu oyunlarla ilgili “izleri” bir tarafa bırakıp, haklarında fazla malumat bulunamayacak diğer “topluluk” oyunlarından bahsedelim. Bunlardan ikisi kazık (gazık) ve sıramandır… Dik bir yamaçta oynanan kazığın alet edevatı sağlam ve bir tarafı sivriltilmiş bir ağaç dalı (çelik) ile çocuk sayısınca kalın süvenlerden (kalın sopa) oluşur. Toprağa dikilmiş çeliğin başında bir çocuk ebe olarak durur. Diğer oyuncular ellerindeki sopaları sırayla bu çeliğe atarlar. İsabet ettirildiğinde her oyuncu sopasını almak için koşar, ebe çocuk da çeliğin peşine düşer. Ebe değişimi, sopasını en son ve ebeden sonra getiren oyuncuyla gerçekleşir. Nişan alış, güç, çeviklik, hız, avcılık gibi pek çok özelliği barındıran bu oyun çoğu kez sert tartışmalar, hatta kavgalarla biterdi. Genellikle oyunu seyreden bir büyük çocuk, aralarında mücadele yaşayan küçük oyuncuları bir yolla kavgaya tutuşturur, seyrine seyir katardı. Sonu genellikle dövüşle biten bir diğer oyun sıraman ise karşılıklı iki takım arasında oynanırdı. Birbirinden ortalama yüz metre aralıkla konuşlanan her iki takım, kendilerine ait yassı üçer taşı bulundukları mevkie dikerler, ardından ellerine okkalı taşlar alıp, sırasıyla karşı ekibin hedefteki taşlarına atarlar. Nöbetleşe atılan taşlar, rakibin hedef taşlarını tamamen ne zaman yıkarsa, oyun biter. Bütün taşları ilk önce yıkan grup galiptir. Tabii galibiyet sevinci, karşıdan gelecek itirazlarla yeterince tadılamayacak, iş hırgür aşamasına kadar tırmanacaktır.
Takım oyunları arasında benim favorim hangisidir? Bunu hepiniz biliyorsunuz. Zira, bir şiir kitabıma da ad olmuştur: “Tan tan traska!” Oyunum hakkındaki malumatı söz konusu kitabımın ilk sayfalarında verdiğimi söylemem gerekiyor mu?
Naylon topun yerini alan meşin yuvarlak, mantar patlatmak için bükülmüş telden görevini alan mantar tabancası, teker veya serum lastiklerinden devşirilen sapan… Bunları oyuncak olarak kabul ettiniz, fakat şunlar neyin nesi: Kuş kapanı, el feneri, el arabası, el radyosu? Doğrudur, bunlar başka işlerde de kullanılıyor, fakat hepsi aynı zamanda birer oyuncak…
Peki güzide oyunlarımızın yavaş yavaş bozulmaya başlaması, belki de yok olmaya yüz tutması ne zaman başladı dersiniz? Köyde veya çobanlık yaptığımız dağ başlarında, gazoz kapaklarıyla oynadığımız yutmaca (ütmece) veya çiklet artistlerinin sunduğu türlü oyun imkanları böylesi bir tükenişin miladı olarak anılabilir mi? Bir ihtimal, fakat milat için kesin ve keskin bir tarih vermek doğru olmaz. Öyle ya, o günlerde çivi çakılmış tahta üzerinde, metal paralarla parmaklarıma oynattığım GS-FB maçlarını hangi oyun grubuna dahil edebilirim? Şöyle ki, Gökmen, Cemil, Yasin, Didi... Hepsi çivili tahtada metal para şeklinde gelip giderdi…
Şu halde, gazoz kapaklarının, çiklet artistlerinin hayatımıza kattığı oyunlar diğerlerinden pek de ayrı tutulamaz. Üstelik, büyüklerimiz tarafından “kumda oyna”mamızın yoğun olarak tavsiye edildiği demlerde… Olay genellikle şöyle tezahür etmektedir: Kendilerinden vakitli vakitsiz “yağlı ekmek” talep ettiğimiz büyüklerimiz, bizi şu bildik adrese yönlendirirdi: “Hadi oğlum, kumda oyna!” Başının çaresine bak demenin farklı bir tonu muydu bu? Evet, aç veya tok, fakat her halükarda kumda oynardık. Oyunlarını kumda oynayarak büyüyen çocuklardık. Hâlâ öyleyizdir.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
Yorum yaz!
12/8/2007 · Kategori: Denemelerim
Sezai Karakoç “… türk edebiyatının ağırlık merkezi, kasaba ve küçük şehirler edebiyatı olmalıdır, en azından o yola çıkmalı.” diyor, 1962’de kaleme aldığı meşhur “Kasaba Edebiyatı” adlı makalesinde. Üstada göre, köy edebiyatı ve endüstri çağının olumsuzlukları ile kirlenen burjuva ve proloterya edebiyatları “edebiyat olmaktan” çıkmıştır. Çünkü edebiyat için vazgeçilmez unsur olan “kişi” yoktur bu edebiyatlarda. Daha çok “topluluk fatalizmi” egemendir onlara. Eser, “sosyoloji”ye malzeme olduğu kadarıyla eserdir. Dolayısıyla, bunların “sanat değer”lerinden söz edilemez. Bu tür edebî yapılanmalar için “edebiyat monopolleri, diktatörlükleri” ifadesini kullanır Karakoç. Kendisini böyle bir edebiyat ortamının “istilasına” terk etmiş edebiyatlara (milletlerin edebiyatına) ise “intihar etmiş” gözüyle bakar.
Oysa, “kasaba ve küçük şehirler” sanatın asıl yataklarıdır. Bu mekanlarda sanat “olanca hür”lüğe sahiptir. Öyle ya, “insan artık kişileşmiştir” buralarda, yani “şahsiyet” kazanmıştır: “Bir yandan eve, aileye ve topluluğa bir iple bağlıdır. Bu ip halat da olabilir, pamuk ipliği de. İnsan her şeyini topluluğa adamış da olabilir, kendi içine de eğilebilir ve orada hiçbir insanın inmediği bir derinlik, bir yalnızlık, müthiş deniz gibi yosunları bulabilir. (…) Küçük şehir veya kasaba, insanı keşfetmek, hattâ edebî anlamda icat etmek için ideal bir birim, geometrideki altın ölçüdür âdeta.”
Bugün, haklı veya haksız –ki 1960’lı yılların sosyal şartları etkilemiş olmalıdır üstadı, ayrıca nedense Batı terminolojisi kullanmıştır- Sezai Karakoç’un sözkonusu makalesini gündeme getirmemizin sebebi ne olabilir? İki sebepten söz edebilirim. İlki, resmî kanalların güdümüyle belli bir hakimiyet kuran ve memleketin kültür sanat ortamına musallat olan bir edebiyatın varlığı ve bundan duyduğumuz rahatsızlıklar. Bugün, Türk edebiyatının ana damarı olarak empoze edilen bu yapılanma, Sezai Karakoç’un sıraladığı menfilikleri taşımaktadır: “Hayal gücü sınırlanır ve sanatçıya yeten hürlüğün asgarî payı kalmayınca, sanat eseri kılığında olan, fakat değerinde olmayan bir takım kitaplar piyasayı kaplar. Hatta bunlar, edebiyat dışı sebeplerle yabancı dillere de çevrilir, armağanlar da alır. Ama artık edebiyat kişiliğini yitirmiştir, hattâ benliğini.”
İkinci sebep, ki asıl gayemiz budur, merkezî yapılanmanın dışında kaldığını iddia edenler veya bizim öyle görmek istediğimiz şairlerden bir kısmının durumunu incelemek. Belki günümüz “kasaba ve küçük şehir” edebiyatına tekabül etmeyecek ama, günümüz Anadolu edebiyatına yönelik tetkiklerde bulunmak. Kuşkusuz, geniş bir akademik çalışmayla ancak halledilebilecek bir meseleyi, kısa bir değerlendirme yazısının konusu kılmak, işimizi zorlaştırmaktadır. Zorluğu aşmanın bir yolu olarak, sadece şiiri konu edineceğiz. Son olarak daha ilginç gelebilecek bir hususu da kaydedelim: Bu yazıda kullanacağız metinleri, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yaşayan genç şairlerin bugünlerde yayımlanan kitaplarından alacağız. Böylece, sayrı merkezin dışında gelişen genç Anadolu şiirinin özelliklerine dair hükümler verme imkanına da kavuşacağız.
Öyleyse başlayalım:
“Benden bir dize/bir kelime bile yok yağmurda.”
Mustafa Muharrem (1968), İsa’dan Önce Gül ve Öç Terimleri’nden sonra Kemansız Kare’yi (Sır Yay., Bursa, 2006, 95 s.) yayımladı. Bursa’da yaşayan şairin, hangi şiir coğrafyasında durduğunu uzun uzun sorgulamak yerine, aktarılacak birkaç dizeyle maksadın hasıl olmasını sağlamak mümkün mü?
“Ne hecelerim bir ekmeği gagalar;/ne tenim/sabahın kadifeye, reçel prensliğine,/caddelere karşı işlediği suçlara ihtar.” (s. 9)
“Kimi esvap köpüğünden,/ yağmurdan,/birkaç alkollü remizden ibaret yolda/ün katıyor pıtıraklarıma yaşamak çantası.” (s. 16)
“Ben küçükken, yaprakların/arasını dolduran ışık bandosunu fark etmemişken daha,/balçık bilgisini dizerdim masallara./Gece”
Alışılmamış bağdaştırmalar, aktarmalar, göndermeler, eksiltili anlatımlar, uzak çağrışımlar ve soyutlamalar içinde boğulmuş bir imge ummanı denilebilir mi Mustafa Muharrem’in şiirine? Bunların yoğun kullanımı, ister istemez şiirde anlam problemi oluşturuyor. Bu neyse de, duygu değerine getirdiği halel ne olacak?
Hayat Çekilecek mi?
Adını baktığınızda kesin kararınızı vermeniz mümkün: Kaçışlar Almanağı. Sadece kitabın adı değil [Çekil Gideyim Hayat (Lamure Yay., İst., 2006, 61 s.)], Hüseyin Kaya (1975)’nın şiirlerine verdiği adlar da bu ihtimali artırıyor: Çöl, Hüzün Kıssası, Acı Dağ, Hicret, Elem Çiçeği, Tılsım, Küsuf, Son, Fasl-I Hazan, Yitik Yol, Karanlık, Düşkünün Düşlüğünden, Yetim Şiir… Hadi bakalım, iki bölümlük kitabın adı da “Hüzünler Evi”ni taşıyor. Fakat biz bu “ad”landırmalara takılıp kalmayalım, metinlere bakalım:
“gül bilmişim ömrüme/vurduğun bu yarayı” (s. 11)
“sana bir kere daha acılar adıyorum” (s. 12)
“mızrağının ucunu çevirme yüreğimden” (s. 18)
“külüme tutundukça yeniden yanıyorum” (s. 22)
“beni hayata değil/beni kendine bağla” (s. 25)
“ayağımın altından akıp giden hayata/verme beni bir daha” (33)
“sür bir ömür hükmünü/mağlup topraklarımda” (s. 35)
“nasıl olsa çöl yeşerten gözlerini melekler/vebalı bir şairin dilinden dinleyecek” (s. 41)
Görüldüğü üzere, Sivas’tan seslenen Hüseyin Kaya şiirini ve bizi hayat dışına itiyor. Yenilgiye odaklanmış bu hâl, hangi yaramıza tuz basacak?
Niçin Tenhalığa Yolculuk?
Tenhalayın Kalbimi (İlkKitap Yay., İst., 2006, 74 s.), Tokat’tan şiir ortamına iştirak eden Mustafa Uçurum (1973)’un ilk şiir kitabıdır. Şöyle bir baktığınızda, olumlu bir melal sezilebilir Uçurum’un şiirinde. Fakat derinlere inerseniz kırıklıkla bir kaçış, bir yenilgi ile karşılaşacaksınız. Çünkü, yakasına usandırıcı bir şairanelik yapıştırmıştır. Niçin marazî haller doğurmasın bu? Bir de dönemlik “ezber” yaklaşımlara pirim vermesi yok mu Uçurum’un; “salt şiirci” ve edilgen bir çizgiden seslenmesi:
“hani diyorum patron tutmazsa hesabım/berabere kalırsam onu da yaz hesaba/üstü kalsın hayrımın belki bin kaza savar” (s. 22)
“küskün bir savaşçıyım başını alıp giden” (s. 45)
“bütün sabahlarımı fiyasko selamlıyor” (s. 59)
“göğe yükselen bir çukurdayım/ve şeyhim hiç yanıltmadı beni.” (s. 64)
Şunlar ise Uçurum’un dinamik duruşları sebebiyle, beğendiğim dizeleri arasındadır:
“her çocuğa yakışır gelinlik giymiş nisan” (s. 6)
“bu dağı önce ben aşmalıyım/bir ucundan ben tutmalıyım hayat dedim bismillah” (s.28)
“çağır beni, rahatta dinle/ bozulsun esas duruşun” (s. 55)
Hüzünlere sahip kim?
M. Akif Şahin (Malatya, 1970), Bahaettin Karakoç’un onayını da alarak yayımladığı ilk kitabına Sahipsiz Hüzünler (Dolunay Yay., K. Maraş, 2006, 96 s.) adını vermiş. “Aşk ve Hüzün”, “Tutku ve Nümayiş”, “Diğer Zamanlar” diye de bölümlemiş kitabını.
Hüseyin Kaya ve Mustafa Uçurum’la aynı kategoriye dahil edebilir miyiz M. Akif Şahin’i? Hüzne meylediş bunu gerektirir mi?
“ağlarım/baharda bulutlardan aşağı/seni ıslatamam” (s. 8)
“esaret/yüreğimde uçuşur/sessizce” (s. 12)
“bense kanadı kırık kuş gibi/yüreğim yanık” (s. 20)
Kitabın ilk bölümü için dediğimiz geçerli olabilir. Sonraki bölümlerde “umuda yolculuk” başlıyor Şahin için:
“bağlandım/hayatın çekici taraflarına” (s. 25)
“hatıram olamadı; aşka ait/umuda yolculuk” (s. 30)
“yadırganan yavanlaşan hayatın karşısında/yılmadık” (s. 54)
Bunlar o kadar önemli mi? Hayır, M. Akif Şahin’in şiirinde başka hususlara değinmeli: Sıradanlaşmış söylemlere mesela: “züğürt aşklar”, “bir çift beyaz kanat”, “ruhuma aksın”, “kanadı kırık kuş”, “mavi gökyüzü”, “sigara dumanıyla”, “sevenlerin kaderi”…
Bir de, şiirsel söyleyişin yok olduğu, nesre yaklaşılan bölümler var, özellikle biyografik nitelikli uzun metinlerde:
“liseliyken/haylazlığım, disiplin kuruluyla tanıştırdı/asiliğim saltanat kurdu” (s. 30)
“slogan ve bildiri olarak toplumlara/duygu yüklü ezgileşiyorlar radyolara/dergilere makale/panellerde sessiz kalıyorlar/kokmayan/bir bahçenin gülleri gibi” (s. 46)
Çağının Farkı…
Her Aşk Bir Ayrılık (İlkKitap, İst., 2006, 96 s) ile Konya’dan okuyucunun karşısına çıkan M. Ali Köseoğlu (1977)’nun şiirini “yalın” bulmak mümkün. Bu ifade şiirde “imge”yi ölçülü kullanmak anlamına geliyor. Mümkün mertebe ölçülü davranıyor Köseoğlu, boğmuyor söylemek istediğini:
“besleme çektim adından önce/alnıma koydum bir yazı/gelmezsen sebebini sormayacağım” (s. 13)
“deniz tuttu beni/gözlerine benzemeyen/koyu mavi” (s. 19)
Köseoğlu şiirinin konularını, kitaba takdim yazan Mustafa Özçelik şöyle belirtmiş: “Ayrılık, hasret, sitem, ölüm. (…) Ama çağının da farkında…”
Çağının farkında olduğu bölümden örnek vereyim diyorum, fakat bir adım atınca, sadece şiir adıyla yetinmek zorunda kalıyorum: “Bir Adı Kudüs Bir Adı Fellûce”!
Peki, Köseoğlu’nun ana hareket noktası hakkında ne söyleyebiliriz: “Aşk”.
“şimdi masalını okuyorum içimin/gökten ne düşerse düşsün.” (s. 9)
“uzak dur/aşk acıdır çünkü” (s. 34)
“benim için dua et/kalbime üfle/üç kere” (s. 42)
Kendi adıma, bu “nokta”yı beğenemiyorum!
Parantez Yanlış!
Mehmet Gemci (1966), 90’lı yıllarda K. Maraş’ta çıkardığı Yalnız Ardıç dergisi ile Türk edebiyatına önemli katkıları olan bir isimdir. Yanlış Parantez (Yalnız Ardıç Kitapları, K. Maraş, 2005, 59 s.) ise Gemci’nin terennüm ettiği ilk ve tek şiir kitabı olma özelliğini taşımaktadır.
Mehmet Gemci’nin kitabına Yanlış Parantez demesi yerinde tercih. Zira kendisini yahut insanı anlatırken önce nesnelere, kavramlara, diğer varlıklara yöneltiyor bakışlarını. Bu anlamda özellikle mekanlar dikkate değer: Ahır dağı etekleri, Yalnızardıç, Pınarbaşı, Dikilitaş, Kapalıçarşı, Taşhan, suyu çekilmiş bir ırmak, kapılar, çeşmeler, ağaç, Balkanlar, Kosova, Don, Volga, Tuna, Sultan Ahmet, Şehzadebaşı, Süleymaniye, Topkapı, Kudüs, Filistin, Çin ü Maçin… Bunlara muhterem telmih unsurlarını da katabiliriz: Alâeddin, Hızır, Dede Korkut, Kesikbaşlar, Sultan Murat, Sırp yılanı, Kazıklı Voyvoda, Yunus, Musa, Eyüp, Pamuk Prenses, Sultan Süleyman, Hüthüt, Ebabil, İbrahim, Yedi Güzel Adam, Yusuf, Anka… Bütün bunlara bakarsak, Gemci’nin en azından kültürel unsurlara dayalı bir şiir kurduğunu, duygu ve düşüncelerini şiirsel doyum atmosferine taşırken ebedî mirasın katkısına müracaat ettiğini görürüz.
Olumlu Mensubiyet (mi)!?
Murat Soyak (1971), dergilerde adına sıkça rastladığımız bir şair. Niğde’den sesleniyor. Kitabının adı: Irmaklarca. (İlkKitap Yay., İst., 2006, 63 s.)
Sade bir ağzı var. Gürültüye ve laf kalabalığına tahammülü yok. Ama daha da önemlisi, mensubiyetini aşikâr:
“kefenini hazır tutan bir babanın oğullarıydık/bir yanımız bağ bahçe/bir yanımız ahir dünya/komşumuz olurdu İbrahim” (s. 7)
Bu yeter bir hâl değil tabii ki. Öyleyse farklı hususlarına da bakalım bu şiirin. “Koşuk şiir”e, yani ölçüye, uyağa, biçim oyunlarına dönük yönü, ses ve anlam oyunları, günlük dilden faydalanma, vb… bunlardan mahrum metinlerin arasında, şiirinin bir başka cazibesi:
“hayat güzel mi dedin, eyvallah/cemre düşer, fen bilgisi şaşırır/kekik kokulu çocuklara sormalı/nasıl da çalışırmış mübarek toprak” (s. 24)
“insanı da yutar elbet/bire hiç veren beton” (s. 31)
“cici ferhat, o zamanlar çırak/haftalıklar birikince mavi bisiklet/bir hava bir hava sorma gitsin/futbol sahasını kesip biçiyor” (s. 46).
Bu kısa değerlendirmeden sonra ortaya ne çıkıyor dersiniz? Günümüz Anadolu şairleri Sezai Karakoç’un beklentisine cevap verebilmişler midir? Yoksa, teslim mi olmuşlardır “psödo felsefe ve psödo ilim haline” gelen anlayışa? Yahut şöyle soralım, günümüz genç Anadolu şiiri, yaygın (piyasa) şiirin neresine düşmektedir? Ona eklenmiş midir, yahut onun aldatıcı güncelliğine karşı koyup, kendine has bir özgürlüğün yolunu mu tutmuştur?
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!