24/8/2008 · Kategori: Konusmalarim
Cevat AKKANAT: “Bu kitap köklü bir tamirat girişimidir...”
İkinci Yeni Şiiri üzerine yüksek lisansınızı yaptınız. Bununla birlikte "gelenek" üzerinde de çalışmalarınız var. Kitabınızın ismi de zaten "Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri". İkinci Yeni'nin en belirgin özelliği nedir sizce?
- İkinci Yeni’yi kendisine problem yapanlar bu hareketin pek çok özelliği üzerinde dururlar. Bunlar İkinci Yeni’nin oluşumu ölçü alınarak üç temel kategoride incelenebilir: İlki, harekete dıştan bakanlardır ki, genellikle edebiyat dışı bir amacın peşine düşmüşlerdir. Bu bakış sahiplerine göre İkinci Yeni, oluştuğu dönemin sosyal olaylarının bir sonucudur. Bunlar, hareketin en önemli özelliğini “toplumdan kopukluk” olarak gösterirler. Görüldüğü gibi bu yaklaşım politik bir nitelik arzetmektedir. Konuyla ilgili benzeri bir görüş, İkinci Yeni’nin sadece kendisinden önceki şiirsizlik ortamına yönelik bir tepkiden kaynaklandığını söyleyenlerin görüşüdür. Bu yaklaşım da ilki gibi yeterli bir nitelik taşımaz. Çünkü her ikisinde de, İkinci Yeni’nin kendisi dışındaki etkenlerin ağırlığı öne çıkarılmaktadır. Kuşkusuz, bu iki hususun da İkinci Yeni’ye katkısı vardır, fakat bu katkının oranı oldukça düşüktür. Oysa, İkinci Yeni’nin oluşumundaki asıl etken, kendi iç gelişim çizgisinde aranmalıdır. Öyleyse, bakmamız gereken unsurlar şunlar olmalıdır: Şiirsel düşünüş, dize yapısı, dile yüklenen fonksiyon... Bu bakış, edebiyat biliminin yöntemlerini ifade eder. Buna göre, İkinci Yeni’nin önemli özelliklerini Türkçe’de oluşturdukları bozmalar, mantıksız söyleyişler, şaşırtıcılık, soyutluk, anlamsızlığı zorlama, tasavvurlardaki (imgesel) çarpıklıklar, tahkiye tekniğine yaklaşım, geleneksel sanatlara dönüş vb. şeklinde sıralayabiliriz. Bütün bunlar, şunun içindir: Kendinden menkul bir dil kurarak, şiire dönüşü sağlamak...
Kendi ifadenizle, "Geleneğin Türk şiir serüveni içindeki gelişim çizgisi üzerinde durarak, kabul edilebilir bir algılama tarzı oluşturmayı" hedefliyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
- Bilindiği gibi, Türk şiiri köklü bir birikime sahip. Bu birikim sadece tarihî eskiliğe bağlı olmayıp, nitelikçe de zenginliği ifade eder. Hal böyleyken, dayatılan yeni medeniyet süreci içerisinde kültür ve sanat hayatına, dolayısıyla şiire uygulanan politik baskı ve yönlendirmeler, geleneksel olandan kopuk, hatta ona düşman bir algı tarzının oluşmasına sebep olmuştur. Öyle ki, Cumhuriyet dönemi içerisinde şair ve yazarların en çok tartıştığı konuların başında bu gelir. Şaşılacak bir şey değil mi bu? Nasıl olur da yüzyıllardır birikim oluşturarak sürüp gelen bir yapı, yapay araçlarla belli bir yerden kesilip atılıverir? İşin kötü tarafı, bunu dile getirin veya uygulayanların arasında adı “şair”e çıkmış olanlar vardır! Tabii, böylelerinin konakladığı nokta bellidir. Şöyle diyenler bu “taslak”ların arasından çıkmıştır: “Aruz mu? O da ne?” Ya da sözgelimi, “Koşma da ne oluyormuş ki!” Dahası, ciltlerce kitap yayınlayıp da, “Türk şiirinin klâsiği yoktur!” veya “Türk şiirinin geleneği 50 yıllıktır!” diyenlere ne dersiniz?
Böyle bir durum ile karşı karşıyayken, bizim gelenekle ilgili bir cümlemize “kabul edilebilir” ifadesini yerleştirmemiz önemlidir. Çünkü, yukarıda da örneklerini verdiğim gibi, işin bir hayli “kalın kafalı”sı, “zır cahil”i, daha da ötede “kastî canî”si ortada dolaşıp durmaktadır. Burada hayret edilecek bir durum da, bunların yanıbaşlarında taraftar bulabilmeleridir...
İşte benim “kabul edilebilir” şeklindeki ifadem, öncelikle bu duvarı yıkmaya yöneliktir. Sonuçta, “Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri” genel anlamda bunu başarmıştır. Eğer gerçekten de kendilerini daha kaliteli, bilgili, rahat hissetmek isterler ve bu kitabı ciddi ciddi okurlarsa, bu duvarı oluşturanlar da geleneğin çizdiği hizaya geleceklerdir. Şunu söylemekte bir sakınca görmüyorum: Bu kitap köklü bir tamirat girişimidir...
Tabii ki, “kabul edilebilir”liğin bir başka yönü de var. Zira, bu konuyu tartışanlar, çoğu kez, gelenekten kastın ne olduğunu, ne olması gerektiğini de yeterince algılayamamış veya sağlam temellere oturtamamışlardır. Kitabımdan onlar da gereken bilgiyi edineceklerdir.
İkinci Yeni'nin gelenek karşısındaki durumu nedir?
- Burada acı bir gerçekten söz edeceğim. Öyle ki, konuyla ilgili çalışmalara başladığım ilk zamanlardan itibaren, beni hayretlere düşüren bir olgu vardır: Herhangi bir dayanağa yaslanmadan verilen “İkinci Yeni gelenekten kopuktur.” veya tam tersi, “Geleneğe tekrar dönüştür.” şeklindeki hükümler... Bu yargıların bende acıtıcı bir iz bırakmasının iki sebebi olmuştur: Hüküm verirken eserin göz önüne alınmaması ve bunu, köşe başlarını tutmuş sözde büyük üdebanın yapması... Bunlara bir üçüncüsünü de ekleyebiliriz. Sonradan “görüş” bildirenlerin, yine hiç uğraşmadan, öncekilere tâbî oluvermeleri...
Oysa, edebî inceleme ve araştırmalarda uygulanacak en sağlam metod, eseri merkeze almaktır. İşte, ben bunu yaptım. Önce, konuyla ilgili hükümleri inceledim. Ardından, harekete mensup olan şairlerin şiir dışı edebî verimlerindeki gelenekle ilgili düşüncelerini araştırdım. Son aşama, çalışmam için asıl inceleme malzemesi olan şiirleri teşrih etmekti. Böylece, hem zevkli bir çalışma gerçekleşmiş oldu, hem de yaygın bir yanlış düzeltildi: İkinci Yeni şairleri, geleneğe yabancı kalamamışlardı. Hatta, bazı kereler sosyal çevrelerinin etkisiyle ‘inkar’ etmiş olmakla birlikte, gelenekten faydalanmanın veya geleneğe eklenmenin çok güzel örneklerini vermişlerdi. Fakat burada şunu unutmamak gerekir: Bir araya gelişleri bile rastlantıya bağlı olan bu şairlerin, gelenekle irtibatları da elbette farklı farklı olacaktır.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, edebiyatımızın en çok tartışılan bu şiir hareketi nerede gelenekle yakınlaşıyor, nerede uzaklaşıyor?
- Bugün, nesnel edebiyatçı kafalarının yaygın bir şekilde kabul ettiği algıya göre gelenek, köklü bir tarih bilincini ve sürekliliği zorunlu kılıyor. Bilinç ve süreklilik, yanı başında dinamizmi ve devinimi de getiriyor. Gelenek, kendisine bağlı kalanları bir yandan sınırlandırırken, diğer yandan yeni yollara, aşkınlığa yönlendiriyor. Gelenek düşmanı anlayışların anlayamadığı bir durum bu.
Bu noktada, incelemeye tâbî tuttuğum şairlerin geleneği algılayış ve gelenek karşısındaki duruşlarının birbirlerine karşı farklılıklar göstermesi normaldir. Öyle ki, aralarında geleneğin çok basit biçimsel bir unsurundan faydalanan olduğu gibi, geleneği en sahih şekliyle algılayıp külliyen gelenek kesilene de tanık oluyorsunuz. Fakat, ne ilginçtir ki, ezbere verilmiş hükümlerin aksine, İkinci Yeni şairleri arasında geleneğe bigane kalmayı tercih eden hiç yoktur.
İkinci Yeni, bundan sonrası için edebiyat hayatımızda etkisini sürdürecek mi?
- Geleneğe, dolayısıyla tekrar şiire bağlanışın bir ifadesi olarak görürsek, İkinci Yeni’nin edebiyattaki etkisinin süreğen bir nitelik taşıdığını, taşıyacağını görürüz. Gerçekten de, 1950’lerde başlayan bu hamle, döneminin katı şartlarına rağmen, cesur bir girişimdir. ‘Garip’le gelinen şiirdeki tükenme noktası, İkinci Yeni’yle birdenbire tersine döner. Bence, beklenenin ötesinde bir atılımdır İkinci Yeni. Bu atılım, kendi oluşumuyla sınırlı kalmamış, şiirimizin birikimleriyle de birleşerek, ardından gelen kuşakları ve farklı şiir algılarını da derinden etkilemiştir. Hatta İkinci Yeni’yi edebiyat dışı (çoğu kez politik) gerekçelerden ötürü mahkum edenler dahi, onun getirdiği imkanlardan faydalanmaktan kendisini alamamıştır. Bugün için görünen, sözkonusu etkinin süreceği şeklindedir.
- Başarılarınızın sürmesini diliyor, bu görüşmeden ötürü teşekkür ederiz.
- Bana söz hakkı tanıdığınız için asıl ben teşekkür ediyorum.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
24/8/2008 · Kategori: Konusmalarim
1. Kısaca sizi ve Lika’yı tanıyalım?
Ben: Cevat Akkanat. 1964 Balıkesir - Dursunbey doğumluyum.1991’de Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’nden mezun oldum. İki çocuk babasıyım. Kara Oyun(1997) ve Güz Klâsiği (1998) isimli yayımlanmış, “Tan Tan Traska” ve diğer yayımlanacak kitapların şairi...
Likâ: Bir grup arkadaşla birlikte çıkardığımız 4 sayfalık bir edebiyat seçkisi. Şiirler, denemeler, öyküler, kuramsal yazılar, değiniler Likâ’da okunabilen edebî türler.
Dinamik bir seçki Likâ. Genç. Eylemci. Özgün... Sözü olanlara ve sözünü her bakımdan çaplı söyleyebilenlere açık bir seçki. Kısa bir geçmişi olmakla birlikte kendisinden söz ettirmiş olması, onun nitelik bakımından bulunduğu yeri gösterir. Şimdilik bu kadar...
2. Edebiyat seçkiniz 4 sayfa olarak çıkıyor, sayfalarınızı çoğaltmayı düşünüyor musunuz?
Bizce nicelik o kadar önemli değil. Likâ’nın muhteviyatını oluşturan eserlerin kalitesi ve niteliği önemli. Bu noktadan hareketle, Lika’yı, bakarsınız bir gün daha oylumlu, daha hacimli yayımlayabiliriz. Ama şimdilik sayfa sayısını çoğaltmak gibi bir düşüncemiz yok.
3. Kültür-sanatın sözcüsü dergilere Belediyelerin katkılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben mülkî ve idarî kurumların kültür ve sanat etkinliklerine olumlu anlamda kayda değer bir katkılarının olabileceğini düşünemiyorum. Böyle bir şeye inanamıyorum. Tersine, gölgeleri olur daha çok. Kısıtlayıcı, daraltıcı, engelleyici konumdadırlar çünkü eskiden beri...
Belediyeler farklı mı sanki? Belki, bir anlamda hizmetleri olur zannedilebilir. Reklâm temini, satın alma gibi. Daha fazlası? Fazlası olursa, dergi ve o dergide yer alan isimler ve eserleri adına özgürlük kaybı başlar. Güdülenme, şartlanma ve rahat hareket edememe başlar.
Bu arada sorunuzu başka bir açıdan da ele alabiliriz: Belediyeler kültür ve sanat etkinliklerine kendi çıkaracakları yayınlar yoluyla hizmet edebilirler. Sözgelimi çıkardıkları bülten ve dergileri kültür ve sanat ağırlıklı düzenleyebilirler. Alaca Belediyesi’nin hazırlattığı Seviye Dergisi gibi. Bu bir örnek tabii...
4. Dergicilikte ne gibi problemler yaşıyorsunuz?
Likâ’nın yayımı sırasında bizi rahatsız eden hususların başında kuşatılmışlık geliyor. Öyle ki dört taraftan daraltılmış alanımız. Ekonomik sıkıntıları bir noktada aştığımızı düşündüğümüzde statükoyla ilgili sıkıntılarımız başlıyor. Sansür mesela. Ve çeşitli dar zaman genelgeleri. Bunları mecaz yoluyla aştığımızda ise kültür gericiliği çıkıyor karşımıza. Algılardaki gelişmemişlik, sığlık...
5. Anadolu’da 1980 sonrası dergicilik patlaması yaşandı. Çoğu da kapandı. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?
1980’den sonra olduysa bu patlama, anlamlıdır.... Topluma sunulan her türlü dayatmalara karşı, insanlar, en azından düşünen ve düşündüğünü ifade etmek isteyen insanlar dergilere, süreli yayınlara sarılmışlardır. Bu patlamanın başka bir sebebi olamaz sanırım.
Dergilerin kapanması meselesine gelince... Evet, dergiler çıkarlar ve bir süre fonksiyonlarını icra ederler. Bu uzun da sürebilir kısa da. Maalesef Türkiye gibi bir memlekette dergilerin uzun ömürlü olmalarını beklememeliyiz. Dergilerin kısa ömürlü oluşlarındaki bildik siyasi, ekonomik ve her türlü kültürel sebepleri burada tekrar etmenin bir faydası olacağını sanmıyorum.
6. Okuyucularla bütünleşmede ne gibi sıkıntılarla karşılaşıyorsunuz?
Likâ her halükârda okuyucusuyla buluşmaya çalışan bir seçkidir. Okuyucusundan tek beklentisi, kendisinin okunması ve azamî zevk ve faydayı okuyucuya tattırıp yaşatmasıdır. Bunu şimdiye kadar sağladığımız kanaatındayız. Likâ’ya ulaşan her türlü tepkiden anlayabiliyoruz bunu.
Bunların yanında, pek çok yayın organının da baş belası olan dağıtım ve postalama yollarındaki tıkanıklıkları tam anlamıyla aşmış olamayışımız, bizi üzmektedir.
Teşekkür ederim.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
24/8/2008 · Kategori: Konusmalarim
1. Öncelikle, şiir anlayışınızı kısaca belirtir misiniz?
- Evrensel Şiir, demiş ve Kara Oyun’un başına yerleştirmiştim. Diyeceksiniz ki, “Açılımlarını istemiştik vaktiyle...”
Bunu yapmak, o iki metin orada durup dururken ne kadar doğru olur, bilemiyorum. Çünkü, has bir üslupla, söylenecek pek çok şey söylenmiştir. Bu yüzden şimdi söylenecek olanların, söz konusu metinlerle birlikte okunmasını arzu ederim.
Evrensel Şiir, bütünün şiiridir. Ezelî ya da ebedî bütünün. İlgi sınırlarını belirtmeye gerek varsa: İç ve dış alemleriyle bütün eşya, eşhâs...
Şiiri şiir yapan bütün unsurlara açıktır kapısı.
Biçim: Artık ayırıcı bir poetik kaygı olmaktan çıkan “dış cephe”, Evrensel Şiir’in de sorunu olmaktan çıkmıştır. Şair, istediği biçimle, lâyık olanı, lâyık olduğu şahânelikle söylesin, yeter! Bu, geleneğin elbiselerine saygısızlık demek değildir. Gerektiğinde o elbiseleri de giyer.
İçerik: Düşünce, duygu ve hayal isimli kardeşlerin kolkola girdiği bu meydana çok önem veriyoruz.. Şiir dediklerinde tefekkürü, dahası bedii olanını atlayarak jimnastik yapan “salt şair” pozisyonundakilerden farkımız özellikle buradadır.
Evrensel Şiir, bir yaklaşım tarzının adıdır. Bu yaklaşımın dili, ses denilen en küçük işitsel ve bakış denilen en küçük görsel unsurlardan başlayıp en büyük ve farklı dil parçalarını kendisine çekmeye çalışır. Dili ve buna bağlı olarak ifade haritası, sınırsızlığı hedeflemiştir.
Şiirin susuş, dalgalanış, şahlanış veya duruş anlarını gösteren ve bir musiki terimi olarak da bilinen ses, yani ritmin ve armoninin sadası, Evrensel Şiir’in kulakları hedefleyen yönüdür. Müziğin bütün tonlarına açığız.
Evrensel Şiir’in bireşim unsurları arasında görüntünün türlü yollarından fayda umulur. Görsel sanatlar yanıbaşımızda bekleşip durmaktadırlar.
Zor şiirdir Evrensel Şiir. Bizce bu zor oluş onun kültürel iç dinamiklerinden olduğu kadar, içinde bulunduğumuz (onun dışındaki) ortamın çerezlik (sığ, geri) duruşundan da kaynaklanmaktadır.
2. Sizce, insan doğuştan şairlik yetisiyle mi yaratılmıştır? Yoksa, sonradan kendi gayretiyle mi şair olur?
- Önce şunu ifade etmek gerek. Güzel söz, her halükarda Hakîkî Sanatkâr’ındır. Hamurumuza ruhu veren Rabbimiz, sözü de katmıştır ona. İşte, bu sözün farkına varanlara veya vardırılanlara şair deniliyor.
Bu noktada, şöyle diyeyim: “Anadan doğma” veya “sonradan olma”, ne değişir? Üstelik o kadar önemli mi şairlik için bu? Bence önemli olan, varolan veya kazanılan yeteneğin sürekli geliştirilmesidir. Bu da yaşanılanlar karşısında duyarlılık antenlerinin daima açık olmasıyla, sağlam ve çeşitli kaynaklara yönelmeyle, şiir sanatının gerektirdiği araştırmaları yapmakla... gerçekleştirilir.
3. Şairin dünya görüşü ile şiiri arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?
- Dünyayı algılayış tarzımız hayatın her hücresinin şartsız bir belirleyenidir. İdeolojik tavır yani. Şairler arasında bu tavrı yadsıyanların olduğu bilinen bir şey. “Şiir, şiirdir bre!” diye dil oynatanlara iyi bakın, aslında bu yadsımalarının arka cephesinde bir hinoğluluk uzanmış yatmaktadır. İdeolojik olmadığı iddiasını taşıyan, fakat mutlaka ideolojik bir kaygıdan kaynaklanan yargılar... Bunlar genellikle yaldızlı cümlelerinin içine yerleştirdikleri muhayyel bir “şiir”den dem vururlar. Serada yetişen bir şiir. Bataklığın içindeki serada. Çukurda, fildişi.
Kuşkusuz, geçiyoruz, rahatı ve “hazrol”daki duruşuyla artistik pozlar veren bu zümreyi...
Bizimkisi mi? Hayatımızın her biriminde olduğu gibi, şiirimizin donanımları arasında da İslam’ı değişmez bir tertipleyici olarak kabul etmişiz.
Böylece uzayıp giden serin sesli sular akar bizim ırmağımızdan. Çünkü billûr bir ana kaynağımız vardır.
Zalime karşı daima muhalif. Mazlumla kanamakta.
Ağırbaşlı veya çılgın. Fakat daima: Heyecan, heyecan! Sığmaz ele avuca!
4.Müslüman bir şairin beslendiği kaynaklar sizce neler olmalıdır?
- “Müslüman bir şair” diyerek, müslim olanın “aslî ” kaynaklarını başa yerleştiriyorsunuz. Öğrenme, öğrenilenleri yaşama, yaşatma, hayata geçirme noktalarıyla şair kişi, bu kaynakları iyi tedris etmelidir. Günlük hayatı ve sosyal ilişkileri açısından gerekli olan bu tedrisat, Müslüman şairin şiiri için de gereklidir. Çünkü sözdeki güzellik ölçüsü en güzel o kaynaklarda verilmiştir.
Diğer kaynaklara bakalım. Sözgelimi hayata. Her şeyiyle hayata. Kendisinden önce yaşanmış olanıyla, kendi zaman diliminde yaşanmakta olanıyla, genel ve özel, süreğen bir hayat. Şairi kuşatan bu süreç iyi yorumlanmalı. Çünkü sanatın asıl damıtılma alanı burasıdır.
Ayrıca, başta şiir sanatının ve edebiyat biliminin kaynakları olmak üzere, bütün sanat dalları ve bilimlerin, iş kollarının, meslek alanlarının birikimleri şairin kaynakları arasındadır. Şair, bu kaynaklardan faydalanmanın yollarını arayıp bulabilmeli, bulduklarını bünyesinde eriterek tekrar üretmelidir. Önceden söylenmiş edebî birikimler, bilimsel formüller, telefon rehberleri, grev duyuruları, reçeteler, cuntanın filanca bildirisi, vs. kaynaklarımız arasındadır.
5. Sizce bugün, vahy ve fıtrat kaynaklı bir şiir ortamından bahsedilebilir mi? Bahsedilemez diyorsanız, böyle bir ortam nasıl teşekkül ettirilebilir?
- Bugün tek bir şiir ortamından söz etmemizin imkansızlığı ortada. Farklı anlayışların ve bu anlayışlara dayanmış büyüklü küçüklü şiir ortamlarından, daha doğrusu ortaklıklarından bahsedilebilir.
Buradan başlarsak, vahiy ve fıtrat kaynaklı bir algılayışı şiir anlayışının başına yerleştirenlerin olduğunu da söyleyebiliriz. Peki, bu birliktelik bilinçli bir oluşum mudur? Kesinlikle! Doğal bir oluşum. Aslî kaynakların ortaya koyduğu kendiliğinden bir oluşum. Haliyle sınırları da pek çizilmemiş. Sözgelimi şiiri algılama noktasında bile ortak paydalar yeterince belirlenmemiş. Bir araya gelinip tartışılmamış bazı şeyler. Pek tabii olarak şairlerin kendilerine ait farklı şiir algıları da yeterince ortaya konamamış, hatta birazcık farklılık arzedenler hariçte tutulmuş.
Kısacası dağınık bir ortam. Ve ayna pek parlak değil.
Haliyle, sağlıklı bir ortamın nasıl oluşturulacağı sorusu karşımıza çıkıyor.
Vahye ve fıtrata yaslanmış olanların, bütün alanlarda olduğu gibi, şiirde de günün ve geleceğin hakimi olmaları, onların kendilerine yakışan birliktelikleri kurmalarıyla mümkün olacaktır. Var olduğunu kabul ettiğimiz kuramların kurum haline dönüşmesi öyle sanıyorum ki önümüzü açacaktır. Kurumlaşma, evet, yerüstü veya yeraltı, ama illa kurumlaşma.
Ve böylece sürekli etkileşim.
- Teşekkür ederim.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!