20 02 2015

VESAYET RİTÜEL

BUGÜN (19 ŞUBAT 2015) YAYINLANMASI İÇİN YAZDIĞIM VE MİLLİ GAZETE'YE GÖNDERDİĞİM (Yayımlanmayan) SON YAZIMDIR. Bir edebî kurgu sanatçısı olarak bakalım marifetimi gösterebilecek miyim? Bilmem hatırlayanınız çıkar mı, yazılı kaynaklarda değilse de özel sohbetlerde şu tarzdan ifadelerin yer aldığı ‘anlatı’lara rastlardık: [... İlkokula giden oğlum dün gece sabahlara kadar inildedi. Onun iniltileri eşliğinde uykusuz geçirdiğimiz gecenin sonunda oğlumu mecburen ve fakat bin bir zorlukla yatağından kaldırabildik. Çünkü okula gitme vakti yaklaşıyordu. Uyandırdık, fakat uyumak istiyordu. Kaldırdık yatağından, fakat yatmak dileniyordu. Kahvaltıyı ise tamamen iptal etme hevesindeydi. Tam tamına iki yudum çay, bir lokma ekmek, iki parça yumurta akı yiyip sofradan kalktı. Sonra kendisini tekrar yatağa attı. Oğlumuzun bu hâli, ebeveynleri olarak bizde bir takım tedirginlikler oluşturdu. Acaba sağlık sorunları mı var diye düşünmeye başladık. Bu yolda birkaç kelam edip sonuç almaya başladığımızda büyük bir şok yaşamakla kalmadık, endişelerimiz daha bir arttı. Sözgelimi okula gitmek ile gitmemek arasındaki tercihini “Bugün okula gitmek istemiyorum fakat prova var. Hasta olsanız dahi geleceksiniz dediler!” şeklinde dile getirdi… “Hayır, öğretmenleriniz bunu işini ciddi yapmayanlar için söylemiştir.” şeklinde bir açıklamamız olsa da söylediğimize inandıramadık. Aslında söylediğimize biz de inanmıyorduk! Sohbet havasında konuşmamız sürerken oğlumun ağzından bir an şu cümleler çıkıyor: “Baba, biliyor musun piyesin başında kız arkadaşlarla birbirimize sarılıyoruz. Onları annemiz veya sevgilimiz gibi düşünecekmişiz!” Devam ediyor oğlum, bizim şaşkınlığımız sürerken! “Sonra biliyor musunuz, onbaş... Devamı

20 02 2015

OKURLARIMA VE KAMUOYUNA DUYURULUR

10 yıldan bu yana (5 Haziran 2005 - 5 Şubat 2015) her hafta Perşembe günü yazılarımı yayımladığım Milli Gazete'de yazılarıma son verildiğini bugün (19 Şubat 2015) itibariyle öğrenmiş bulunmaktayım. Bu durumu kamuoyuna bildirir, okuyucularıma saygılarımı sunarım. Devamı

22 01 2015

BATI NEYİ “CACHÉ’’LİYOR?

BATI NEYİ “CACHÉ’’LİYOR?  Batı’da yükselen “İslam düşmanlığı” farklı faşist uygulamalar şeklinde tezahür ediyor. İslam’ı ‘korkunç’ olarak tanımlayarak zihinlerde iflah olmaz yaralar açmaya kalkışan bu seküler dünya, saldırgan tutumunu artırarak sürdürüyor: Karikatürlerle küfrediliyor, cami ve mescitler kundaklanıyor, Müslümanların evleri yağmalanıyor, mezarlıkları talan ediliyor, ‘şüpheli’ yaftası altında Müslümanlara küstahça davranılıyor, hatta asker ve polis eliyle çeşitli tacizlerde bulunuluyor… Bunlar, bu türden negatif işler Batılının tarih boyu aşinası olduğu şeyler aslında. Sömürü, işgal, yağmalama, talan, tecavüz gibi anahtar kavramlarla iç içe geçmiş bir tarihî kimliği var Avrupa’nın…  Üstelik kendi tarihlerinin böylesi ‘insan-dışılıklarla’ örülü olduğunu aklıselim Batılılar da kabul ediyor. Şimdi bu ‘kabul ediş’lerden birisine, 2005 yapımı bir sinema filmine göz atacağız. Avusturyalı yönetmen Michael Haneke tarafından yapılan Fransız yapımı “Caché” (Saklı) adlı bu film, Fransa merkezli olmakla birlikte Batı’ya içeriden yapılmış bir tenkit niteliği taşıyor… “Mazlumun ahı yerde kalmaz!” ana fikrini yüklenmiş olan film, Fransa’ya (dolayısıyla diğer Batılı sömürgecilere) tarih boyunca yaptıkları zulümlerin hesabını mutlaka ödeyeceklerini hatırlatıyor. Hem de ne kadar hayatî sebeplere bağlı olarak zalimlik yaparlarsa yapsınlar ve bu zalimliklerini ne kadar muhkem kalelerle korumuş olursa olsunlar… Zulmünüz bir gün sizi yıkacak! Bir filmi kuşkusuz tek boyutlu okuyamayız. Şiirde olduğu gibi, sinemada da farklı okuma... Devamı

29 12 2014

ARUZ VEZNİ

Hecelerin uzunluk (kapalılık) ve kısalıklarına (açıklıklarına) bağlı olan şiir ölçüsüdür. Divan şiirinde kullanılmıştır. Bu şiirin, ses ve ahenk yani müzik bakımından güçlü olmasını sağlamıştır.   Aruz ölçüsünde hecelerin uzunluk ve kısalıkları esas alınır. Açık (kısa) heceler ( . ) (nokta), Kapalı (uzun) heceler (-) (çizgi) ile gösterilir. Bunların yanısıra aruz ölçüsünde, “med’li” dediğimiz,  bir buçuk hece ile değerlendirdiğimiz ve (- .) (bir çizgi bir nokta) işaretiyle gösterdiğimiz hece değeri de vardır. Şimdi, hangi hecelerin nasıl bir değere sahip olduğunu görelim:   1. Açık Heceler: -          Bir kısa ünlüden oluşan heceler                              (a-dam, A-li...) -          Sonu kısa ünlü ile biten heceler                              (A-li, ma-sa...)   2. Kapalı Heceler: -          Bir uzun ünlüden oluşan                                          (â-lim, î-lân...) -          Sonu ünsüzle biten heceler          &n... Devamı

08 12 2014

(Son) Mektup

    aşık değilim. intiharı da düşündüğüm yok şimdilik. senin yaşamda olmadığını da artık iyice inandırdım kendime. arasıra ağlıyorum bu yüzden. kendimi büyük, çok büyük yoksunluklara alıştırmıştım. içim rahat! askere gidebilirim. olmadık bir trafik kazasından korkuyorum. okuldan atılmaya aday bir ben kalmışım. dünyanın içini dışını paslandırmış sözcükler duruyor işte yine önümde. onları nasıl safileştirebilirim diye düşünüyorum hem; hem de egemen olamıyorum kendime. “herşeylerin hergün birgün geçmeyor”lu  zamanlarda tekrar tekrar sil  baştan edildiği zaman bozuntusu yaşanmazlıklarda, başlamak tekrar bir şeylere ya da her şeylere, bilmem doğru olur mu? zamanı, yeri, kısacası konumu bildirmek, sonra, işte böyle sevgili cancağzım, havalar iyi… oralar nasıl?... gibisinden lafazanlıkları asker olunca yazar kuşatılmış dünyanın boşluktaki ülkelerinin kanatsız ve topal kılınmış gençleri.  sıkışınca, yazarken sana, bitmemiş bir paragraf yerini, yeni bir paragrafa bırakırdı. ve bu paragraf her neyse diye başlar, yine bitmeden, oracıkta, öylecene kalırdı. tabii ki bunun böyleliği yaşanılan ortamı –her yönden- iyi derecede yansıtacak değerdedir iyi bir incelemeci ve yorumlayıcının elinde. bu son tümce ise, iyi bir incelemeci ve yorumlamacı olacağı gözünün renginden falan anlaşılan kişiye, yalnızca bir yardım olabilir. o kadar! ölüme nanik yapmak için yazıyorum’un geçerliliğini tartışmak gereksiz. güzellik ise güzel dünya’ya gidişin yolunda yaratılabilir ancak. şiir güzellik değil, lanetlenmişlik adına yazılır.  yakıyorum kibriti, üflüyorum, kirpiğim yanıyor. artık duygu işiyle uğraşmalara gelemiyorum. bir siyasal partinin seçim s... Devamı

02 12 2014

TOPRAKLARINDA

yağmurda türkü çalıyorum seni ellerim okşuyor ter ıslak tenin kolay söylüyorum seni yağmur nakarat gibi soluğumdur ne olursa bu zamandadır işte dilim tutulmaz hiçbir aykırılığa yapılar yapılır topraklarında... Buca, 28.1.86 Devamı

26 11 2014

“BAŞKA TÜRLÜ SESLER GELİYOR BANDODAN...”

  Ergin Günçe (1938, Giresun-1983 Ankara), edebiyat, bilim ve siyaset dünyasının genç kayıplarındandır. (Şair ve eserleri ile ilgili alıntı ve bilgileri şu kitaptan edindik: “Ergin Günçe, Türkiye Kadar Bir Çiçek, Can Yayınları, İst., 1988.   Ele alınan şiir:  s. 120.)  Şair Günçe daha ilk şiirleri ile Cemal Süreya ve Sezai Karakoç gibi önemli isimlerin dikkatini çekebilmiş, “Gencölmek” ve “Türkiye Kadar Bir Çiçek” kitaplarıyla Türkiye şiirinde belli bir konum elde etmiştir. ODTÜ’de hocalık ve 1979-80 yıllarında T.C Başbakanlığında danışmanlık yapan Günçe 16 ocak 1983’te Esenboğa’da meydana gelen uçak kazasında “yiter”. İşte bu yitişin hemen ertesinde, sonradan  kendisi de bir “kaza”ya uğrayacak olan Uğur Mumcu şöyle başlar onun için yazdığı yazıya: “Bu gibi kazalar, yaşam ile ölümün nasıl kucak kucağa, birarada olduğunu gösteriyor.” Mumcu yazısında, Günçe’nin 12 Mart 1971’le başlayan süreçte birkaç kez tutuklanıp yargılandığını, hatta bir ara, birlikte “Ankara Yıldırım Bölge Tutukevi”nde hapis yattıklarını ve “koğuş kıdemliği” yaptıklarını anlatır. Şu da Mumcu’nun ifadesi: “Marksizmin tabu sayıldığı dönemlerde göğsünü gere gere Marksist olduğunu söylerdi. Marksizmin insandan insana değişen çeşitli yorumları karşısında ben, Günçe’nin öyle ideolojik fetişizm kokan bağnaz bir Marksist olduğuna hiç inanmamıştım” “Keskin köşeli ve basmakalıp” insanlardan olmayan, çevresine espriler dağıtan, matematikle şiiri, ekonomi ile edebiyatı kaynaştıran Günçe’nin saydığımız bütü... Devamı

25 11 2014

GENERAL PİTBULL

GS’ye transfer edildiğinde “Taraftarın bana verdiği destekle maç içinde tekmeye kafa atasım, çimi ısırasım, yiyesim geliyor” diye demeç veren Felipe Melo, sözünü şöyle tamamlamıştı: “Sonuna kadar koşarım, mücadele ederim, rakibi ısırırım. Bana pitbull diyebilirsiniz, pitbull geldi.” Bu söylediklerini ispatlamakta pek gecikmedi. Özellikle gol attıktan sonraki sevinç çılgınlığına pitbull cinsi köpeklere mahsus numaralar eklemesi taraftar nezdinde onu sahiden “Pitbull” yaptı.  Hele bir FB maçında köpek taklidini artırılmış dozda sergileyince, yer yerinden oynamıştı. “Pitbull” GS gibi büyük bir takımın malı olunca, şu piyasa manzaraları anormal değildir: Gazetelerin spor sayfalarını Felipe Melo suretinde köpek fotoğrafları süsleye geldi. TV’ler “Pitbull” belgeselleri yayımladı. Hatta canlı yayın spor programlarından birisine bir pitbull köpeği yorumcu vaziyetinde çıkarıldı. Melo’nun “melankolik” bir tipi tercih etmektense köpek soyuna, bu soyun en vahşi cinslerinden birisine özenmesi, o vahşet mümessili hayvanın ruhuyla kendisini bezemesi tuhaf bulunmadı. Köpekten insana doğru gerçekleşen bu vasıflandırma, bu şaşırtıcı aktarma, köpekgiller kavmini bilmiyorum ama insan ırkını incitmedi. Hatta insanlar arasında köpeklerle diyaloğu iyi olanları, sözgelimi hayvanseverleri, dahası köpekseverleri de bir gram enterese etmedi. Olumsuz anlamda diyorum tabii ki. Mesela ne Felipe Melo, ne de onu köpek vaziyetinde piyasa malı haline dönüştüren basın yayın mensupları, en küçük bir tepkiye maruz kalmadı. Tam tersine, bu yeni köpek tasarımının önüne kemik atıp daha bir zıvanadan çıkma / çıkarma oyunları tertip edildi. İnsanla köpekler ar... Devamı