MELİH BAYRAM DEDE "GELENEK VE İKİNCİ YENİ ŞİİRİ" ÜZERİNE SORDU

24/8/2008 · Kategori: Konusmalarim

Cevat AKKANAT: “Bu kitap köklü bir tamirat girişimidir...”

 

İkinci Yeni Şiiri üzerine yüksek lisansınızı yaptınız. Bununla birlikte "gelenek" üzerinde de çalışmalarınız var. Kitabınızın ismi de zaten "Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri". İkinci Yeni'nin en belirgin özelliği nedir sizce?

- İkinci Yeni’yi kendisine problem yapanlar bu  hareketin pek çok özelliği üzerinde dururlar. Bunlar İkinci Yeni’nin oluşumu ölçü alınarak üç temel kategoride incelenebilir: İlki,  harekete dıştan bakanlardır ki, genellikle edebiyat dışı bir amacın peşine düşmüşlerdir. Bu bakış sahiplerine göre İkinci Yeni, oluştuğu dönemin sosyal olaylarının bir sonucudur.  Bunlar, hareketin en önemli özelliğini “toplumdan kopukluk” olarak gösterirler. Görüldüğü gibi bu yaklaşım politik bir nitelik arzetmektedir.  Konuyla ilgili benzeri bir görüş, İkinci Yeni’nin sadece kendisinden önceki şiirsizlik ortamına yönelik bir tepkiden kaynaklandığını söyleyenlerin görüşüdür. Bu yaklaşım da ilki gibi yeterli bir nitelik taşımaz. Çünkü her ikisinde de, İkinci Yeni’nin kendisi dışındaki etkenlerin ağırlığı öne çıkarılmaktadır. Kuşkusuz, bu iki hususun da İkinci Yeni’ye katkısı vardır, fakat bu katkının oranı oldukça düşüktür. Oysa, İkinci Yeni’nin oluşumundaki asıl etken, kendi iç gelişim çizgisinde aranmalıdır. Öyleyse, bakmamız gereken unsurlar şunlar olmalıdır: Şiirsel düşünüş, dize yapısı, dile yüklenen fonksiyon... Bu bakış, edebiyat biliminin yöntemlerini ifade eder. Buna göre, İkinci Yeni’nin önemli özelliklerini Türkçe’de oluşturdukları bozmalar, mantıksız söyleyişler, şaşırtıcılık, soyutluk, anlamsızlığı zorlama, tasavvurlardaki (imgesel) çarpıklıklar, tahkiye tekniğine yaklaşım, geleneksel sanatlara dönüş vb. şeklinde sıralayabiliriz. Bütün bunlar, şunun içindir: Kendinden menkul bir dil kurarak, şiire dönüşü sağlamak...

 

Kendi ifadenizle, "Geleneğin Türk şiir serüveni içindeki gelişim çizgisi üzerinde durarak, kabul edilebilir bir algılama tarzı oluşturmayı" hedefliyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

 - Bilindiği gibi, Türk şiiri köklü bir birikime sahip. Bu birikim sadece tarihî eskiliğe bağlı olmayıp, nitelikçe de zenginliği ifade eder. Hal böyleyken, dayatılan yeni medeniyet süreci içerisinde kültür ve sanat hayatına, dolayısıyla şiire uygulanan politik baskı ve yönlendirmeler, geleneksel olandan kopuk, hatta ona düşman bir algı tarzının oluşmasına sebep olmuştur. Öyle ki, Cumhuriyet dönemi içerisinde şair ve yazarların en çok tartıştığı konuların başında bu gelir. Şaşılacak bir şey değil mi bu? Nasıl olur da yüzyıllardır birikim oluşturarak sürüp gelen bir yapı, yapay araçlarla belli bir yerden kesilip atılıverir? İşin kötü tarafı, bunu dile getirin veya uygulayanların arasında adı “şair”e çıkmış olanlar vardır! Tabii, böylelerinin konakladığı nokta bellidir. Şöyle diyenler bu “taslak”ların arasından çıkmıştır: “Aruz mu? O da ne?” Ya da sözgelimi, “Koşma da ne oluyormuş ki!” Dahası, ciltlerce kitap yayınlayıp da, “Türk şiirinin klâsiği yoktur!” veya “Türk şiirinin geleneği 50 yıllıktır!” diyenlere ne dersiniz?

Böyle bir durum ile karşı karşıyayken, bizim gelenekle ilgili bir cümlemize “kabul edilebilir” ifadesini yerleştirmemiz önemlidir. Çünkü, yukarıda da örneklerini verdiğim gibi, işin bir hayli “kalın kafalı”sı, “zır cahil”i, daha da ötede “kastî canî”si ortada dolaşıp durmaktadır. Burada hayret edilecek bir durum da, bunların yanıbaşlarında taraftar bulabilmeleridir...

İşte benim “kabul edilebilir” şeklindeki ifadem, öncelikle bu duvarı yıkmaya yöneliktir. Sonuçta, “Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri” genel anlamda bunu başarmıştır.  Eğer gerçekten de kendilerini daha kaliteli, bilgili, rahat hissetmek isterler ve bu kitabı ciddi ciddi okurlarsa, bu duvarı oluşturanlar da  geleneğin çizdiği hizaya geleceklerdir. Şunu söylemekte bir sakınca görmüyorum: Bu kitap köklü bir tamirat girişimidir...

Tabii ki, “kabul edilebilir”liğin bir başka yönü de var. Zira, bu konuyu tartışanlar, çoğu kez, gelenekten kastın ne olduğunu, ne olması gerektiğini de yeterince algılayamamış veya sağlam temellere oturtamamışlardır. Kitabımdan onlar da gereken bilgiyi edineceklerdir.

 

İkinci Yeni'nin gelenek karşısındaki durumu nedir?

 - Burada acı bir gerçekten söz edeceğim. Öyle ki, konuyla ilgili çalışmalara başladığım ilk zamanlardan itibaren, beni hayretlere düşüren bir olgu vardır: Herhangi bir dayanağa yaslanmadan verilen “İkinci Yeni gelenekten kopuktur.” veya tam tersi, “Geleneğe tekrar dönüştür.” şeklindeki hükümler... Bu yargıların bende acıtıcı bir iz bırakmasının iki sebebi olmuştur: Hüküm verirken eserin göz önüne alınmaması ve bunu, köşe başlarını tutmuş sözde büyük üdebanın yapması... Bunlara bir üçüncüsünü de ekleyebiliriz. Sonradan “görüş” bildirenlerin, yine hiç uğraşmadan, öncekilere tâbî oluvermeleri...

Oysa, edebî inceleme ve araştırmalarda  uygulanacak en sağlam metod, eseri merkeze almaktır. İşte, ben bunu yaptım. Önce, konuyla ilgili hükümleri inceledim. Ardından, harekete mensup olan şairlerin şiir dışı edebî verimlerindeki gelenekle ilgili düşüncelerini araştırdım. Son aşama, çalışmam için asıl inceleme malzemesi olan şiirleri teşrih etmekti. Böylece, hem zevkli bir çalışma gerçekleşmiş oldu, hem de yaygın bir yanlış düzeltildi: İkinci Yeni şairleri, geleneğe yabancı kalamamışlardı. Hatta, bazı kereler sosyal çevrelerinin etkisiyle ‘inkar’ etmiş olmakla birlikte, gelenekten faydalanmanın veya geleneğe eklenmenin çok güzel örneklerini vermişlerdi. Fakat burada şunu unutmamak gerekir: Bir araya gelişleri bile rastlantıya bağlı olan bu şairlerin, gelenekle irtibatları da elbette farklı farklı olacaktır.

 

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, edebiyatımızın en çok tartışılan bu şiir hareketi nerede gelenekle yakınlaşıyor, nerede uzaklaşıyor?

- Bugün, nesnel edebiyatçı kafalarının yaygın bir şekilde kabul ettiği algıya göre gelenek, köklü bir tarih bilincini ve sürekliliği zorunlu kılıyor. Bilinç ve süreklilik, yanı başında dinamizmi ve devinimi de getiriyor. Gelenek, kendisine bağlı kalanları bir yandan sınırlandırırken, diğer yandan yeni yollara, aşkınlığa yönlendiriyor. Gelenek düşmanı anlayışların anlayamadığı bir durum bu.

Bu noktada, incelemeye tâbî tuttuğum şairlerin geleneği algılayış ve  gelenek karşısındaki duruşlarının birbirlerine karşı farklılıklar göstermesi normaldir. Öyle ki, aralarında geleneğin çok basit biçimsel bir unsurundan faydalanan olduğu gibi, geleneği en sahih şekliyle algılayıp külliyen gelenek kesilene de  tanık oluyorsunuz. Fakat, ne ilginçtir ki, ezbere verilmiş hükümlerin aksine, İkinci Yeni şairleri arasında geleneğe bigane kalmayı tercih eden hiç yoktur.

 

İkinci Yeni, bundan sonrası için edebiyat hayatımızda etkisini sürdürecek mi?

- Geleneğe, dolayısıyla tekrar şiire bağlanışın bir ifadesi olarak görürsek, İkinci Yeni’nin edebiyattaki etkisinin süreğen bir nitelik taşıdığını, taşıyacağını görürüz. Gerçekten de, 1950’lerde başlayan bu hamle, döneminin katı şartlarına rağmen, cesur bir girişimdir. ‘Garip’le gelinen şiirdeki tükenme noktası, İkinci Yeni’yle birdenbire tersine döner. Bence, beklenenin ötesinde bir atılımdır İkinci Yeni. Bu atılım, kendi oluşumuyla sınırlı kalmamış, şiirimizin birikimleriyle de birleşerek, ardından gelen kuşakları ve farklı şiir algılarını da derinden etkilemiştir. Hatta İkinci Yeni’yi edebiyat dışı (çoğu kez politik) gerekçelerden ötürü mahkum edenler dahi, onun getirdiği imkanlardan faydalanmaktan kendisini alamamıştır. Bugün için görünen, sözkonusu etkinin süreceği şeklindedir.

 

- Başarılarınızın sürmesini diliyor, bu görüşmeden ötürü teşekkür ederiz.

-  Bana söz hakkı tanıdığınız için asıl ben teşekkür ediyorum.

OSMAN AYTEKİN'İN SORULARI: "LİKÂ ÜSTÜNE KONUŞMA"

24/8/2008 · Kategori: Konusmalarim

1. Kısaca sizi ve Lika’yı tanıyalım?

Ben: Cevat Akkanat.  1964 Balıkesir - Dursunbey doğumluyum.1991’de Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’nden mezun oldum. İki çocuk babasıyım. Kara Oyun(1997) ve Güz Klâsiği (1998) isimli yayımlanmış, “Tan Tan Traska” ve diğer yayımlanacak kitapların şairi...

Likâ: Bir grup arkadaşla birlikte çıkardığımız 4 sayfalık bir edebiyat seçkisi. Şiirler, denemeler, öyküler, kuramsal yazılar, değiniler Likâ’da okunabilen edebî türler.

Dinamik  bir seçki Likâ. Genç. Eylemci. Özgün... Sözü olanlara ve sözünü her bakımdan çaplı söyleyebilenlere açık bir seçki. Kısa bir geçmişi olmakla birlikte kendisinden söz ettirmiş olması, onun nitelik bakımından bulunduğu yeri gösterir. Şimdilik bu kadar...

2. Edebiyat seçkiniz 4 sayfa olarak çıkıyor, sayfalarınızı çoğaltmayı düşünüyor musunuz?

Bizce nicelik o kadar önemli değil. Likâ’nın muhteviyatını oluşturan eserlerin kalitesi ve niteliği önemli. Bu noktadan hareketle, Lika’yı, bakarsınız bir gün daha oylumlu, daha hacimli yayımlayabiliriz. Ama şimdilik sayfa sayısını çoğaltmak gibi bir  düşüncemiz yok.

3. Kültür-sanatın sözcüsü dergilere Belediyelerin katkılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben mülkî  ve idarî  kurumların kültür ve sanat etkinliklerine olumlu anlamda kayda değer  bir katkılarının olabileceğini düşünemiyorum. Böyle bir şeye inanamıyorum.  Tersine,  gölgeleri olur daha çok. Kısıtlayıcı, daraltıcı, engelleyici konumdadırlar çünkü eskiden beri...

Belediyeler farklı mı sanki? Belki, bir anlamda hizmetleri olur zannedilebilir. Reklâm temini,  satın alma gibi.  Daha fazlası? Fazlası olursa, dergi ve o dergide yer alan isimler  ve eserleri adına özgürlük kaybı başlar. Güdülenme, şartlanma  ve rahat hareket edememe başlar.

Bu arada sorunuzu başka bir açıdan da ele alabiliriz: Belediyeler kültür ve sanat etkinliklerine kendi çıkaracakları yayınlar yoluyla hizmet edebilirler. Sözgelimi çıkardıkları bülten ve dergileri kültür ve sanat ağırlıklı düzenleyebilirler. Alaca Belediyesi’nin  hazırlattığı Seviye Dergisi gibi. Bu bir örnek tabii...

4. Dergicilikte ne gibi problemler yaşıyorsunuz?

Likâ’nın yayımı sırasında bizi rahatsız eden hususların başında kuşatılmışlık geliyor. Öyle ki dört  taraftan daraltılmış alanımız. Ekonomik sıkıntıları bir noktada aştığımızı düşündüğümüzde statükoyla ilgili sıkıntılarımız başlıyor. Sansür mesela. Ve çeşitli dar zaman genelgeleri.  Bunları mecaz yoluyla aştığımızda ise kültür gericiliği çıkıyor karşımıza. Algılardaki gelişmemişlik, sığlık...

5. Anadolu’da 1980 sonrası dergicilik patlaması yaşandı. Çoğu da kapandı. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

1980’den sonra olduysa bu patlama, anlamlıdır.... Topluma sunulan her türlü dayatmalara karşı, insanlar,  en azından düşünen ve düşündüğünü ifade etmek isteyen insanlar dergilere, süreli yayınlara sarılmışlardır.  Bu patlamanın başka bir sebebi olamaz sanırım.

Dergilerin kapanması meselesine gelince... Evet, dergiler çıkarlar ve bir süre fonksiyonlarını icra ederler. Bu uzun da sürebilir kısa da. Maalesef Türkiye gibi bir memlekette dergilerin uzun ömürlü olmalarını beklememeliyiz. Dergilerin kısa ömürlü oluşlarındaki bildik siyasi, ekonomik ve her türlü kültürel sebepleri burada tekrar etmenin bir faydası olacağını sanmıyorum.   

6. Okuyucularla bütünleşmede ne gibi  sıkıntılarla karşılaşıyorsunuz?

Likâ her halükârda okuyucusuyla buluşmaya çalışan bir  seçkidir. Okuyucusundan tek beklentisi, kendisinin okunması ve azamî zevk ve faydayı okuyucuya tattırıp  yaşatmasıdır. Bunu şimdiye kadar sağladığımız kanaatındayız. Likâ’ya ulaşan her  türlü tepkiden anlayabiliyoruz bunu.

Bunların yanında,  pek çok yayın organının da baş belası olan dağıtım ve postalama yollarındaki tıkanıklıkları tam anlamıyla aşmış olamayışımız, bizi üzmektedir.

Teşekkür ederim.

HALK TÜRKÜSÜ

24/8/2008 · Kategori: Siirlerim

bize en çok lazım olan şey

tarlalar dolusu çürük domates

 

en çok lazım olan şey bize

cılkı çıkmış yumurta

 

bize en çok lazım olan şey

ıslıktır ıslık seri sesli bir ıslık

 

aktif tükrük bezleri en çok

en çok lazım olan şey bize

 

ne mi yapacağız bütün

bunları ne mi yapacağız

 

fotoğraf çekeceğiz yanacak ışıklar

patlayıp flaşlar aman aman!

 

alacağız başkanları

ayakların altına!

                        (1998)

 

İBRAHİM ERYİĞİT'İN "TEVHİDİ ŞİİR SORUŞTURMASI"NA CEVAPLAR

24/8/2008 · Kategori: Konusmalarim

1.   Öncelikle, şiir anlayışınızı kısaca belirtir misiniz?

 

- Evrensel Şiir, demiş ve Kara Oyun’un başına yerleştirmiştim. Diyeceksiniz ki, “Açılımlarını istemiştik vaktiyle...”

            Bunu yapmak, o iki metin orada durup dururken ne kadar doğru olur, bilemiyorum. Çünkü, has bir üslupla, söylenecek pek çok şey söylenmiştir. Bu yüzden şimdi söylenecek olanların, söz konusu metinlerle birlikte okunmasını arzu ederim.

            Evrensel Şiir, bütünün şiiridir. Ezelî ya da ebedî bütünün. İlgi sınırlarını belirtmeye gerek varsa: İç ve dış alemleriyle bütün eşya, eşhâs...

            Şiiri şiir yapan bütün unsurlara açıktır kapısı.

Biçim: Artık ayırıcı bir poetik kaygı olmaktan çıkan “dış cephe”, Evrensel Şiir’in de sorunu olmaktan çıkmıştır. Şair, istediği biçimle, lâyık olanı, lâyık olduğu şahânelikle söylesin, yeter! Bu, geleneğin elbiselerine saygısızlık demek değildir. Gerektiğinde o elbiseleri de giyer.

İçerik: Düşünce, duygu ve hayal isimli kardeşlerin kolkola girdiği bu meydana çok önem veriyoruz.. Şiir dediklerinde tefekkürü, dahası bedii olanını atlayarak jimnastik yapan “salt şair” pozisyonundakilerden farkımız özellikle buradadır.

            Evrensel Şiir, bir yaklaşım tarzının adıdır. Bu yaklaşımın dili, ses denilen en küçük işitsel ve  bakış denilen en küçük görsel unsurlardan başlayıp en büyük ve farklı dil parçalarını kendisine çekmeye çalışır. Dili ve buna bağlı olarak ifade haritası, sınırsızlığı hedeflemiştir.

Şiirin susuş, dalgalanış, şahlanış veya duruş anlarını gösteren ve bir musiki terimi olarak da bilinen ses, yani ritmin ve armoninin sadası, Evrensel Şiir’in kulakları hedefleyen yönüdür. Müziğin bütün tonlarına açığız.

Evrensel Şiir’in bireşim unsurları arasında görüntünün türlü yollarından fayda umulur. Görsel  sanatlar yanıbaşımızda bekleşip durmaktadırlar.

Zor şiirdir Evrensel Şiir.  Bizce bu zor oluş onun kültürel iç dinamiklerinden olduğu kadar, içinde bulunduğumuz (onun dışındaki) ortamın çerezlik (sığ, geri) duruşundan  da kaynaklanmaktadır.

 

2. Sizce, insan doğuştan şairlik yetisiyle mi yaratılmıştır? Yoksa,  sonradan kendi gayretiyle mi şair olur?

 

- Önce şunu ifade etmek gerek. Güzel söz, her halükarda Hakîkî Sanatkâr’ındır. Hamurumuza ruhu veren Rabbimiz, sözü de katmıştır ona. İşte, bu sözün farkına varanlara veya vardırılanlara şair deniliyor.

Bu noktada, şöyle diyeyim: “Anadan doğma” veya “sonradan olma”,  ne değişir? Üstelik  o kadar önemli mi şairlik için bu? Bence önemli olan, varolan veya kazanılan yeteneğin sürekli geliştirilmesidir. Bu da yaşanılanlar karşısında duyarlılık antenlerinin daima açık olmasıyla, sağlam ve çeşitli kaynaklara yönelmeyle, şiir sanatının gerektirdiği araştırmaları yapmakla... gerçekleştirilir.

 

3. Şairin dünya görüşü ile şiiri arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?

 

- Dünyayı algılayış tarzımız hayatın her hücresinin şartsız bir belirleyenidir. İdeolojik tavır yani. Şairler arasında bu tavrı yadsıyanların olduğu bilinen bir şey. “Şiir, şiirdir bre!” diye dil oynatanlara iyi bakın, aslında bu yadsımalarının arka cephesinde bir hinoğluluk uzanmış yatmaktadır. İdeolojik olmadığı iddiasını taşıyan, fakat mutlaka ideolojik bir kaygıdan kaynaklanan yargılar... Bunlar genellikle yaldızlı cümlelerinin içine yerleştirdikleri muhayyel bir “şiir”den dem vururlar. Serada yetişen bir şiir. Bataklığın içindeki serada. Çukurda, fildişi.

Kuşkusuz, geçiyoruz, rahatı ve “hazrol”daki duruşuyla artistik pozlar veren bu zümreyi...

Bizimkisi mi? Hayatımızın her biriminde olduğu gibi, şiirimizin donanımları arasında da İslam’ı değişmez bir tertipleyici olarak kabul etmişiz.

 Böylece uzayıp giden serin sesli sular akar bizim ırmağımızdan. Çünkü billûr bir ana kaynağımız vardır.

Zalime karşı daima muhalif. Mazlumla kanamakta.

Ağırbaşlı veya çılgın. Fakat daima:  Heyecan, heyecan! Sığmaz ele avuca!

 

4.Müslüman bir şairin beslendiği kaynaklar sizce neler olmalıdır?

 

- “Müslüman bir şair” diyerek, müslim olanın  “aslî ” kaynaklarını başa yerleştiriyorsunuz. Öğrenme,  öğrenilenleri yaşama, yaşatma, hayata geçirme noktalarıyla şair kişi, bu kaynakları iyi tedris etmelidir. Günlük hayatı ve sosyal ilişkileri açısından gerekli olan bu tedrisat, Müslüman şairin şiiri için de gereklidir. Çünkü sözdeki güzellik ölçüsü en güzel o kaynaklarda verilmiştir.

Diğer kaynaklara bakalım. Sözgelimi hayata. Her şeyiyle hayata. Kendisinden önce yaşanmış olanıyla, kendi zaman diliminde yaşanmakta olanıyla, genel ve özel, süreğen bir hayat. Şairi kuşatan bu süreç iyi yorumlanmalı. Çünkü sanatın asıl damıtılma alanı burasıdır.

Ayrıca, başta şiir sanatının ve edebiyat biliminin kaynakları olmak üzere, bütün sanat dalları ve bilimlerin, iş kollarının, meslek alanlarının birikimleri şairin kaynakları arasındadır. Şair, bu kaynaklardan faydalanmanın yollarını arayıp bulabilmeli, bulduklarını bünyesinde eriterek tekrar üretmelidir. Önceden söylenmiş edebî birikimler, bilimsel formüller, telefon rehberleri, grev duyuruları, reçeteler, cuntanın filanca bildirisi,  vs. kaynaklarımız arasındadır.

 

5. Sizce bugün, vahy ve fıtrat kaynaklı bir şiir ortamından bahsedilebilir mi? Bahsedilemez  diyorsanız, böyle bir ortam nasıl teşekkül ettirilebilir?

 

- Bugün tek bir şiir ortamından söz etmemizin imkansızlığı ortada. Farklı anlayışların ve bu anlayışlara dayanmış büyüklü küçüklü şiir ortamlarından, daha doğrusu ortaklıklarından bahsedilebilir.

Buradan başlarsak, vahiy ve fıtrat kaynaklı bir algılayışı şiir anlayışının başına yerleştirenlerin olduğunu da söyleyebiliriz. Peki,  bu birliktelik bilinçli bir oluşum mudur?  Kesinlikle! Doğal bir oluşum. Aslî kaynakların ortaya koyduğu kendiliğinden bir oluşum. Haliyle sınırları da pek çizilmemiş. Sözgelimi  şiiri algılama noktasında bile ortak paydalar yeterince belirlenmemiş. Bir araya gelinip tartışılmamış bazı şeyler. Pek tabii olarak şairlerin kendilerine ait farklı şiir algıları  da yeterince ortaya konamamış, hatta birazcık  farklılık arzedenler  hariçte tutulmuş.

Kısacası dağınık bir ortam. Ve ayna pek parlak değil.

Haliyle, sağlıklı bir ortamın nasıl oluşturulacağı sorusu karşımıza çıkıyor.

Vahye ve fıtrata yaslanmış olanların,  bütün alanlarda olduğu gibi, şiirde de günün ve geleceğin hakimi olmaları, onların kendilerine yakışan birliktelikleri kurmalarıyla mümkün olacaktır. Var olduğunu kabul ettiğimiz kuramların kurum haline dönüşmesi öyle sanıyorum ki önümüzü açacaktır. Kurumlaşma, evet, yerüstü veya yeraltı, ama illa kurumlaşma.

Ve böylece sürekli etkileşim.

- Teşekkür ederim.

USTALIK

24/8/2008 · Kategori: Siirlerim

- kafka “amerika”sının

 ilk sayfasına yazılmış idi-

  

her şeyim tek elden olmalı

açık seçik vermeliyim vereceklerimi

pek titiz bir anlatım kullanmalıyım

 

evetse evet bağırmalıyım

bu böyledir evet

aykırıysa aykırısı olmalı yanıtım

hayır diyebilmeliyim

korku yakışmaz bana

dikbaşlı ve devingen

dirençli olmalıyım

 

alabilmeliyim ipince ipleri boynuma

gerektiğinde kurşunlanmalıyım

 

taş çıkartmalıyım ustalıkta...

 

İzmir, 1986

ÜÇ BEŞ DERGİ, ÜÇ BEŞ HAYAT

30/1/2008 · Kategori: Denemelerim

Birkaç aydan beri nabız yoklamalarıyla başlayan çabalarımız amacına ulaştı ve karşınıza... adıyla çıkıyoruz.”

birşeylere başlamak... yakınmasız... ve sürdürebilmek bir şeyleri... ama gevezeliklerden uzak... ama yalın... ama ve ama, yoğun bir dille üretebilmek yaşamı... ve dinamik olmak her harfte, her sayıda, her renkte, her çizgide, her seste, her imde...

 “... Şöyle yapacağız, böyle ses getireceğiz gibi bir iddia ile ortaya çıkmıyoruz. Amacımız Türkiye’nin şiir coğrafyasındaki yerini almaktır.”

........

İşte böyle... Her birinin yayımlanmasına ayrı bir gerekçe biçilir. Kendisine emek verenler mutlaka bir amacın peşine takılmışlardır. Bu, kimileri için yazılan bir şiiri, hikayeyi, denemeyi, makaleyi, vb. matbaa harfleriyle görme iç güdüsü şeklinde belirebilir. Kimi dergi omuzlayıcıları ise topluma faydalı olmayı tercih edip dünyayı değiştirmek kaygısıyla hareket etmektedir. Bunlar ve bunlara eklenebilecek her türlü ‘mazeret’  iç içe geçmiş vaziyette de bulunabilir.

Kim, hangi niyetle yayımlarsa yayımlasın, sonuçta bir yolculuğa çıkmıştır. Hem yolcu, hem bekleyendir o. Eseri yazma, gönderilenleri alma, derleme, toparlama, makineye dizme, düzenleme, tashih, matbaaya verme, matbaadan alma, postaya verme, okuyuculardan gelecek tepkileri bekleme ve tepki aldıkça yeni bir sayı için harekete geçme... Bu sürecin zevkleri, heyecanları, sıkıntıları, sarsıntıları... saymakla bitirilemez. Bitirilemeyecek bir başka şey de, geride kalan izlerdir... Ve, bunların ‘üçüncü şahıslara’ anlatılması, aktarılması oldukça zordur.

Benim ‘mutfağı’nda yer aldığım ilk dergi Bireşimyazın düşün sanat seçkisi”dir. Kredi Yurtlar Kurumu’nun bir yurdunda pişirilen ilk dergi olarak tarihteki yerini alabilir mi? Belki. İnciraltı Öğrenci Yurdu bloklarıyla İnciraltı Sahili’ndeki çay bahçelerinde yapıldı ilk toplantıları. Zaman zaman Buca’ya kadar gidip geldi Bireşim düşünceleri. İlk sayısı Haziran 1984’te, o yılların İzmir’inde bu tür mevkuteler basan Karınca Matbaası’nda basıldı. Yazışma adresi “P. K 22, Küçükyalı, İzmir” şeklinde idi. Mikail Erdil, Matematik’ten beklemeli olarak yaşayıp durmakta olduğu o ‘şen’ yıllarında  (ilk sayıdaki içindekiler sırasıyla)Ahmet Cemal, Kemal Sülker, Raif Özben, Mehmet Mümtaz Tuzcu, M. Orhan Doğantuğ, Hüseyin Kaytan, Semra Karadağ, Şadiye Sarkan, Feyza Hepçilingirler, Nurettin Öztürk, Üzeyir İbiş, Alpaslan D. Apaydın, Feriha Özkurt, Sedat Şanver, Mehmet Onay, Mehmet Yetiş, Müslüm Kaya ve Haldun Dinçer’i çevresinde ‘toparlayarak’ yayımlamıştı Bireşim’i. Meraklısı bulunur mu bilmem, ben, derginin bu ilk sayısında “Homeros, İşgüzarlar ve Homeros’un Kızı” adlı manzum metinle varım. Başka? Yokum başka! Toplam üç sayı çıkan Bireşim, Nisan 1985’teki üçüncü sayısıyla, ‘Aydın sorumluğuyla takınılmış bir tavır.’  cümlesini de yedeğine alarak ‘elveda’ diyordu.

Yoğunluksanat kitabıBireşim’in Ankara’ya taşınmış hali midir? “P. K. 20, Kızılay, Ankara” adresli mevkutenin ilk sayısı Mayıs 1986’da yayımlandı. İki veya üç sayı yayımlandı. Elimde ilk sayısı kalmış. Diğerlerini kime kaptırdım, nerelerde bıraktım, bilmiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam her sayısında bir ‘çalışma’m yer aldı. Mikail Erdil Yoğunluk’un da “derleyen”iydi. Kıvılcım Vafi, Müslüm Kabadayı, Mustafa Yavaş, Mehmet Bıçak, Mehmet Pekel ve Cevat Akkanat Yoğunluk’un ilk sayısındaki ‘imzalar’ idi. Bu ve diğer sayılardaki ‘imzalar’ arasında Ankara’nın Kızılay, Emek ve Gölbaşı beldelerinde gerçekleştirilen toplantı ve geziler, yaşanılan heyecanın ‘zirve’de olduğunu göstermez mi?.

Mikail Erdil öncülüğündeki aynı ekibin üçüncü dergisi Niteliksanat bilim felsefe aylık dergisi”dir. Nitelik dergisi, aynı adlı daha önce çıkarılan küçük boy “seçki”nin dergiye dönüştürülmüş halidir.  İlk sayısı 15 Kasım 1987’de İnkılap Sokak’taki (Ankara-Yenişehir) bürosunda hazırlanmış. Bendeniz “Ege Bölge Temsilcisi” olarak yer alıyorum künyede. “Hapishane Edebiyatı”, “Yıkıntı Edebiyatı”, “Sokakların Meydanların Şairi Mayakovski”, “Genç Şair Ölülerinden Bir Kesit ‘Bulgar Şiiri’”, “Paul Eluard’ın Portresi” ilk sayıdaki başlıklardan bazıları. ‘Ürün’ü yayımlananlar arasında Bertolt Brecht, Wolfgang Borchert, Roper Caillois, Louis Salomon gibi ‘çeviri’ isimlerin yanı sıra, Vecihi Timuroğlu, Mustafa Arslantunalı, Kenan Sarıalioğlu, Hakan Şenocak gibi imzalar da vardı. Nitelik’in ilk sayı ön ve arka kapak içleri ise Picasso’ya ait bir tablo ve Behice Boran’ın posteriyle doldurulmuştu.

Peki, hemen hepsi en fazla üç sayı çıkan bu mevkuteler nasıl ‘kotarılmıştı’? Çok kolay! İzmir ve ilçelerinde “Vos Vos” bir minibüs ile iç çamaşırı seyyar satıcılığı yaparak!  İnşaatlarda amelelik ile! Olmadı, ‘derleyen’imiz Mikail Erdil’in minibüsünü üç kuruşa satarak!.. Bir de “ölüm”süzleşerek!

“Ölüm” şu: Her üç dergiye ‘derleyen’ olarak mührünü basan Mikail Erdil’in genç yaşta kalp sektesiyle tebdil-i mekan eylemesi... Ölümsüzlük ise, geride kalan dergiler...

***

Kendimi ‘mensubu’ gördüğüm dergilerden birisi de Kırağı’dır. Beşinci sayısıyla Kayseri’de tanıştığım ve Nevşehir-Avanos’a bağlı bir kasabadan  bünyesine katıldığım Kırağı’yla ilgili ‘hislerimi’ başka bir ‘kış’a bırakmak istiyorum. Bu ertelemenin tek sebebi, derginin asıl yükünü çeken Tayyib Atmaca’nın Sühan’da Kırağı’yı anlatıyor olmasıdır.

Çorum-Alaca’da Durdu Şahin’in yönetmenliğinde çıkan Seviye dergisi de Kırağı gibi, en başta, saf kardeşlik ağları kurduğu için bu yazıda yer almalıdır. Kırıkkale’de, rahmetli Nazir Akalın’la ‘masa başı’ işlerini hallettiğimiz Seviye, öyle sanıyorum ki, en iyi şekilde, onun asıl zahmetini çeken Durdu Şahin tarafından  anlatılacaktır.

Benim burada değinmeden geçemeyeceğim bir başka dergi, Seviye’den sonra Ankara, Kırıkkale ve Çorum-Alaca güzergâhında Ayhan Bilgen, Nazir Akalın ve Durdu Şahin işbirliğinde çıkardığımız Karçiçeği dergisidir. Sözünü ettiğim dergi, vaktiyle Erzurum’da Nazir Akalın ve arkadaşları tarafından çıkarılan Karçiçeği’nin ikinci dönemine ait olanıdır. Sahibinin Ankara, Genel Yayın Yönetmeni ile Sanat Danışmanı’nın Kırıkkale, Yayın Koordinatörü’nün Alaca’da ikamet ettiği dergi, Nazir Akalın’ın üniversite hocalığından uzaklaştırıldığı döneme denk bir zamanda çıkarılmıştı. İlk sayısı Kış 2001, ikinci sayısı Bahar 2001 tarihlerini taşımış ve ömrünü tamamlamıştır. Karçiçeği’nin çıkarılması için Kırıkkale’de yapılan ‘görklü’ toplantılar, İstanbul’da, aynı mahallede oturduğu halde bir araya gelemeyen başka dergiciler için elbette ‘tehlikelidir’. Fakat Karçiçeği’nin asıl önemi, muhteva bakımından taşıdığı olgunluktur. Böyle bir olgunluğu, çoğu kez elimizden fırlatıp attığımız artistik ve akademik ‘çete’ dergilerinde görmemiz mümkün değildir.

Karçiçeği’nin hamallığını, yukarıda da belirtildiği gibi dört ‘edebiyat delisi’ yapıyordu. Fakat dergi aslen Nazir Akalın’ın idi. Bunu, Durdu Şahin’in o günlerin hatıralarında kalan yere göğe sığmaz düşünce ve ifadesi ile aynen ifade etmek isterdim. Maalesef, araya giren zaman ve unutulan cümleler, meallerle yetinmemize sebep oluyor: Yaşanmakta olan zor zamanları bizden daha fazla hisseden Nazir Akalın için çıkarmalıydık bu dergiyi. Adının tespit edilmesine kadar, her şeyiyle Nazir Akalın’ın olmalıydı dergi. Öyle de oldu. Karçiçeği’nin Kırıkkale ağırlıklı bu ikinci dönemi, aynen Erzurumlu ilk dönemindeki gibi, Nazir Akalın’ın ‘ruhunu’ taşıyordu. Artık aramızda olmayan bu ‘güçlü kalem’den edebî fayda kazanmak isteyenler, onun diğer eserleriyle birlikte Karçiçeği’ne de müracaat edebilirler.

Bu yazı için sözün bittiği noktaya doğru gelirken, aranızda, benden Likâ ile ilgili cümleler bekleyenler bulunabilir. Hâlâ ‘cephe’de olduğundan, bir ‘aşk’ı ve diri bir ‘aklı’ temsil ettiğinden, bu yazıda Likâ’yla ilgili hususlara değinemiyoruz.

İNŞAATÇILAR TÜRKÜSÜ

30/1/2008 · Kategori: Siirlerim

 nedense

oturup ağlaştık üç gün

üç gece.

sonra...

çıktık en son bitirdiğimiz yapının

en ucuna, en tepesine

biz, inşaat işçileri, hepimiz:

temelciler, kalıpçılar, demirciler, duvar örücüleri,

sıvacılar...

ve de incecik işçiler

boyacılar, karocular, marangozlar

biz,

inşaat işçileri, tüm serseriler

- açız biz!

- sebiliz!

- serseriyiz!

- tembel değiliz ama, değiliz!

- peki neden böyleyiz?

 

işte

üç gün üç

gece

sonra bıraktık ağlamayı

ve orada

bulunduğumuz

dorukta:

ahhhhh, dedik  şimdi birer genç

olsaydık biz

ve onsekiz yaşında

sarışın....

kızgın yaz güneşine karşı açtığımız şu

gövdelerimizde...

düşünün hele:

eritseydi bizi

yanar mıydık?!

 

- yanardık!

- yoooo, benzemezdi şu halimize!      

- bir başka yanardık!

- yanmak denmezdi buna!

- kül olmak!

- aaaaaaaah!

 

oysa bakın şu yoksunluğumuza, dedi

oradan, kanadından yapının, uçacak gibi

kesik kollu

sıvacı çırak.

boyacı çırak:

burnum!!!

nefes alamıyorum!

diye ünledi, kükredi.

ve biz, hepimiz,

baktık ki olmayacak

kükredik ve

dedik:

- hani kollarımız?

- hani kollarımız?

- burunlarımız?! burunlarımız?!

 

ve kalkıp  ayağa

dövüştük üç gün

üç gece.

 

 İzmir, 1987

 

KİTAP KAPAKLARI

17/11/2007 · Kategori: Kitaplarim

 Kara Oyun, (Şiir) Kırağı Yay., Konya, 1997, 64 s.

 

 Güz Klasiği, (Şiir) Beyan Yay., İst., 1998, 64 s.
Bu kitabı temin etmek için tıklayınız:

 

 Sen Bir Sevda Ağacısın Türküler Büyütür Yüzün, (Şiir) TaşraEdebiyat Yay., İst., 2000, 28 s.

 

 Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri, (İnceleme-Tenkid)T.C. Kültür Bakanlığı Yay., Ank.,2002, 362 s.  (Türkiye Yazarlar Birliği, 2002 Yılı Yılın Edebî Tenkit Ödülü)
Bu kitabı il merkezlerinde T. C. Kültür Bakanlığı yayınevlerinden temin edebilirsiniz.
Bilgi için tıklayınız:

 

Tan Tan Traska, (Şiir) LikâKitaplığı Yay., Bursa, 2002, 64 s.

 

Hüzn ü Aşk, (Şiir) LikâKitaplığı Yay., Bursa, 2004, 64 s.

 

Baba Bu Kitap Sana (Babalar İçin Şiirler - İnceleme-Antoloji), Odunpazarı Belediyesi Yay., Eskişehir, 2005, 325 s.

Bu kitabı Odunpazarı Belediyesi, Kültür Müdürlüğü, Eskişehir adresinden ücretsiz isteyebilirsiniz!

Bilgi için tıklayınız:


Altındağ'dan Türkiye'ye Ankara Şiirleri Antolojisi (Antoloji-İnceleme), Altındağ Belediyesi Yay., Ank., 2006, 325 s. 

Bu kitabı Altındağ Belediyesi, Kültür Müdürlüğü, Ankara adresinden ücretsiz isteyebilirsiniz!

Bursa'nın Çanakkale Kahramanları, (Ali IŞIKLARLI imzasıyla) Yarımada Yay., İst., 2007, 64 s (Ayrıca Bursa'nın Çanakkale Şehitleri Listesi eki vardır.)


 Çanakkale Savaşları ve İstanbul, Cevat Akkanat, Yarımada Yay., İst., 2008, 257 s. (Ayrıca İstanbul'un Çanakkale Şehitleri Listesi eki vardır.)
 

KIŞIN DİŞLERİ...

17/11/2007 · Kategori: Denemelerim

  

Bir son sayfa haberi. Ciddi görünümlü, “aydın”sı boyutlarından kuşku duymadığımız bir gazetenin “ilk düşen kar”la ilgili haberinin başlığı: “Kış Dişini Gösterdi.” “Edirne’ye yılın ilk karı düştü. Doğu’da ise yollar kapanmaya başladı.”

Ne çirkin ifade!

Bu ifadenin kullanımı sırasında işletilen mantık tek taraflı ve yüzeysel. Zira, kar ve kış sadece insana yükledikleri zorluklar ve olumsuzluklar açısından ele alınmış.

Öyle ya, kar yağacak, tipi çıkacak, yollar kapanacak, ulaşım sağlanamayacak,  elektrik hatları kopacak, telefon telleriyle irtibat sağlanamayacak, üşünülecek,  donulacak, rahatça ortada dolaşılamayacak, eve hapsolunacak, ufuk iyice daralacak, vb... Bütün bunlar “diş” oluyor anlayacağınız.

Doğrusu, sayımı dökümü yapılan bu durumlardan memnun olduğumu söyleyemem ben de.

Ama sırf bunlardan ve bunlara benzer daha nice sebeplerden ötürü kışa “diş” takmak? Hayır, hayır... Bu acımasızlığın ta kendisi. Ve  anlayışla karşılamak da bana göre değil.

Hem, düşünün hele bir: Bütün bu olumsuzluklar, sırf kardan, kıştan mı kaynaklanıyor?

Sözgelimi kapandığı sözkonusu edilen/edilecek olan yol,  gereğince donanıma sahip kılınsa. Kopması sözkonusu olan elektrik veya telefon hattı şartlara uygun bir şekilde kurulsa...

Üşüyenlere de, tuzu kuru olanlarınki kadar ücret verilse. Dolayısıyla toplumda eşit bir gelir seviyesi oluşturulsa...

Ya ev hapsine mahkum olanlar, ufku daralanlar? Canlarım benim, sizi de düşünmüyor değiliz: En güzel hayâller, böyle, dar vakitlerde kurulanlardır. Hayâl kurun, uzaklıkları tasarlayın, özleyin biraz, özleyin...

Sıra kışın güzelliklerine geldi mi? Evet, kışın güzellikleri: Lapa lapa yağan kar, seyirlik kardır. Hem göz, hem de ayak seyri hoş olur bu karla. Kömür gözlü kardan adam, ilk güneş ışıklarıyla eriyip gidene kadar da olsa, iyi bir dost değil midir çocukluk çağına? Kar topu oynayanların keyfine ne dersiniz? Ya da karlı bir havada yapılan tabiat gezisine? Avcılığa? Şuna ses çıkarabilir misiniz? Sıcak bir yuvada oturup evin küçükleriyle oynamayıp zıplamaya... Ve daha böyle böyle onlarca güzellik...

İşte böyle, en olmadık imkansızlıklar içinde dahi olsak, kış,  mutluluğumuza engel değildir, kıştan umumî zevkler çıkarmamız mümkündür.

Dolup giden satırlardan sonra tekrar soruyoruz: Nasıl olur da kışa “diş” düşünürsünüz? Hangi hakla böyle bir teşbih tasarlarsınız? Kış ile diş arasında nasıl bir ilgi vardır da haberinize böyle bir başlık atarsınız?

Bu konudaki sözümüzü şöyle bitireceğiz:

Enflasyon canavarının dişleri, tank paletlerinin dişleri, türlü zulümlerin kanlı kara dişleri... Bütün bu ve benzeri dişler milleti mahvedip dururken ve bunlara karşı akıl dişini bilemek varken, güzelim kışı “diş”li tasavvur etmek nasıl bir akıl hatasıdır?

Velhasıl, dişlilerle dişsizleri karıştırmayalım...

KEDİ KANTO!

15/8/2007 · Kategori: Siirlerim

 

ben bu kedicikleri kendim için büyütmedim

mülkiyeli şairler antolojisine seçilsin her biri

dedim büyük baş hayvanlarla beş taş oynasınlar

eylem desinler adına hususen tarih kaydetsin

 

ben bu kedicikleri niçin büyütmedim kendime

bilinsin mevzu su taşıyacaklardı marifetle cenazeme

bulanıktı pek tabii nankörlüktü kirli öykü

öyleyse dedim buyrun bağladım kör düğümü

 

son noktayı indireceğim dikkat bakın buraya

ben bu kedicikleri büyüttüm ne de iyi ettim

gökten ciğer düşmüş pilav üstü döner yer

bir kedi iki kedi af buyurun kedicikler

 

Bursa, Ağustos 2007

« Önceki :: Sonraki »