"HADİ OĞLUM KUMDA OYNA!"

13/8/2007 · Kategori: Denemelerim

Çocukluk bahçesinden bahsedeceğiz, öyle mi?

Dağlardan, kırlardan, ırmak boylarından… Arpa, buğday, nohut tarlalarından… Çam, ardıç, palamut ağaçlarıyla örülü orman denizlerinden…

Kurttan kuştan… Börtüden böcekten…

Çalı, çırpı, dal, budak…

Çobanlık, ırgatlık…

Ve bütün bunların içinde oyun, oyuncak…

*

1964 doğumlu birisi, kendisiyle ilgili ilk hatıraları hangi tarihlerden itibaren biriktirir? 1970, hadi biraz da hayal meyal, inelim aşağıya: 69, bir ihtimal 68…

Kireç Işıklar. Dursunbey’in bir dağ köyü. Ülkenin hangi batısında olursa olsun, ücra, yalnız, unutulmuş… Yolsuz, susuz… Elektrik ne arasın, rüyasını kurmak imkansız? Telefondan haberdar olmak bir yana  mektupların gelip gidişi bile efsane?

Oyun faslına buradan başlamak gerekiyor.

Evet, babam taşıyor mektupları. Trenle ve dolayısıyla şehirle bağlantısı olan tek adam. Demiryolu işçisi. Her sabah dört kilometre yolu giden, sekiz dokuz saat kazma kürek, yurdu “demir ağlarla” ören, sonra yine dört kilometre geri, köyüne, evine, çocuklarına dönen babam, kafasında tasa, sevinç, kaygı, hüzün, sırtında terden sırılsıklam olmuş atlet, elinde sepet ve sepetinde sefer tası, sofra bezi, yumurta, soğan, ekmek ve oğullarının eli değince mutlaka sürpriz sevinç çığlıkları attıran nice şeyler taşırdı. Bizi çığlıktan çocuklar haline döndüren bu sepet, bilmem her akşam gelmesi beklenen babanın, biz çocuklarına takdim ettiği esrarengiz bir oyuncak kabul olunur mu?

Babamın dört kilometre kuzeydeki Mezitler istasyonundan köye gelişi, mevsimine göre, meradan köye çobanlar eşliğinde dönmekte olan inek, keçi, koyun sürülerinden hemen önceye veya sonraya denk düşerdi. Akşamın bu ânını yaşamak için, hangi oyunlarımı feda ederdim, onlara değineceğim. Fakat heyecanlı bekleyişin de bir tür oyun olduğunu benden başka kim hesaba katar ki?..

Babamın bekleyeni sadece ben değilim. Maşıngada pişirilmiş tavşan kanı, çam odununda ısıtılmış ve babamın sırtına konulacak havlu ve…

Ve mektup bekleyenler… Babamın posta treninden alıp getirdiği mektupları ben dağıtıyorum. Haftada iki üç kez tekrarlanan bir görev. Sadece dağıtmak da değil, mektupları muhataplarına okuyor, hatta “kestane kebap acele cevap” tekerlemesinin esrarengiz havasına girenlerin arzusuna binaen, oracıkta mukabil mektubun kâtipliğine başlıyorum. Karşılığında badem, ceviz, yumurta, iğde, incir veriliyor. Diyebilirim ki benim oyun-oyuncak listemde bu mektupçuluk vazifem ve vazifemi ifa sırasında elde ettiğim “sermaye” önemli bir yere sahiptir.

Müvezziliğim mektupla sınırlı sanılmasın,  yanı sıra ekmek de dağıtırdım! Şöyle: Babam, genellikle şehirli olan ve kara ekmek yiyemeyen öğretmenlere her gün birkaç tane akça ekmek getirirdi. Tabii bu ekmeklerin tadını biz de iyi bilirdik. Neyse, sayıları ikiyi geçmeyen öğretmenlere ekmeklerini ben götürürdüm. Sahi, ekmeklerin yanında gazete de bulunurdu. Bu dağıtıcılığın tören havasına bürünmüş bir oyun olduğunu söylesem kim ne karışır?

Öğretmenler Günaydın veya Hürriyet okurken, bizim gazetemiz Tercüman olurdu. Okumayı söktüğüm günlerden itibaren, tercümanım Tercüman gazetesi idi. Spor sayfasından başlar, Galatasaray haberlerini hatmettikten sonra, sayfaları başa doğru çevirirdim. Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Yavuz Donat ve diğerleri. Gazetenin İnci ilavesi. Hele İnci’de yayımlanan Asteriks. Bu arada, spor sayfasından kestiğim GS’li futbolcuların fotoğraflarını badem ağacının gövdesinden topladığımız zamkla defterlere yapıştırır, hasılı ölümsüz albümler oluştururdum…

Köyümüz süt tozlarına ve Massey Fergusonlara pazar oldu, olacak… Amerikan kültürü işgali hayatımıza etki etmeye başladı, başlayacak… Yahut, zaten var olan manzarayı biz yeni fark ediyoruz. İşbu gelişmeler sonucu, sabahları okulda süttozundan mamul sıvıyı içsek de, evlerimizdeki inekleri ihmal etmiyoruz. Çünkü süttozundan yoğurt ve ayran üretmemiz imkânsız. Bu kimyasal olarak mümkün müdür bilmem, fakat süttozu sadece okulda bulunuyor. Şu halde okullu olmanın gündeme getirdiği milli günlerde yoğurt yeme yarışmasında kullanılacak yoğurtları kendi ahırımızdaki Sarı Kız veya Mercan’dan temin etmemiz gerekecek… Yoğurt yeme yarışı resmî bir alan içinde oynandığından memleketin hemen her tarafında bilinmektedir kanaatindeyim. Gözleri bağlanan çocuklar, tahta kaşıklarla içine para atılmış bir tabak yoğurdun hakkında gelmeye koyulurlar. Parayı bulan gözündeki perdeyi çözüp birincilik şarkısı söyleyebilir. Bu tarz okul oyunları arasında çuvalda yürüme, yumurta taşıma gibi yarışmalar da vardır. Çuvalda yürüme, şeker çuvalının içine giren çocukların belli bir mesafeyi düşe kalka gidip gelmeleriyle sınırlı bir oyundur. Tabii en az düşen, en hızlı giden, menzile daha önce varacak ve birincilik ipini göğüsleyecektir. Yumurta yarışı da belli bir mesafeyle sınırlıdır. Yarışmacı, sapını dişleri arasına yerleştirdiği kaşığın üstüne okkalı bir yumurta koyar. Hizaya dizilir. Başlama düdüğüyle birlikte hizayı bozma etkinliğine girişir. Yumurtayı düşüren elenecek, sağ salim getirip götürenler derece yapacaklardır. Bu resmî bahçe oyunları genellikle haşarı sayılan çocukların ilgi alanına girerdi.

Peki yukarıdan beri anlattığım, bazısı oyun kılığına sokulmuş yaşantı dilimleri, bazısı da okulda oynanan oyunlar bir tarafa, bugün benim oyunlarım ve oyuncaklarım diye başka nelerden söz edebilirim? 

Üç tekerli tahta yürütecimi ilk sıraya yerleştirmem gerekiyor, zira oyuncak olarak da kullandığım bu küçük vasıtayla hâlâ hayali oyunlar oynarım. Minik tekerleri ve çıta diyebileceğimiz nitelikte hafif üç beş tahtadan imâl edilmiş yürütecim, şimdiki plastik adaşlarına hiçbir yönüyle benzemezdi. Yürüme talimine başlayan bebek, şimdikiler gibi belinden yürütece mahkum olmaz, onu arkasından tutar, itelemeye çalışırdı. Tek zorluk, henüz kollar güçlenmediğinden, kıl kilimlerin üzerinde yapılan patinajdı.

Biraz ayaklanıp da ev dışına çıktığımda, ki mevsim bahardır, beni tahta tekerli çırçır arabam, değnekten atım veya karpuz kabuğundan kamyonum beklemektedir. Tahta tekerli arabamın çırçırı elbette küflenmeye yüz tutmuş bir tenekeden kesilmiş, tekere temas edecek şekilde, arabanın sapına çivilenmiştir. Değnekten atım daha sadedir. Bir orman köyünde onu elde etmek için herhangi bir işlem yapmaya gerek yoktur. Avlu içinde veya sokak ortasında ele gelen ilk ağaç dalı müthiş bir attır. Bacaklarınız arasına alır, başlarsınız koşmaya: Dıgı dıg dıgı dıg dıgı dıg… Başka çocuklar da at sahibi olmuş ve sizinle birlikte seyirtmeye başlamıştır. Aslında başlayan yarıştır. Hangimizin atı daha hızlı gidiyor. Yani kimin bacakları daha çevik!

Mevsim yaz ise bacakların değnek atlar yardımıyla sınanmasından sonra ele alınacak oyuncak bellidir: Karpuz kabuğu! Tercihen ikiye bölünmüş ve içi damak zevkine hibe edilmiş karpuz, şimdiki çocuklara acaba ne çağrıştırır, bilemeyiz. Bizim kamyonumuz kendilerini tebessüm ettirse bile, onlar adına sevineceğiz. Fakat günümüzün yaramazlarına şunu da hatırlatalım,  “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmine ilhamı biz verdik. Bir rivayete göre, o günlerde bilmem hangi vesileyle Tavşanlı’dan köyümüze gelen Ahmet Uluçay amcamız, yıllar sonra çekeceği filmin ilk hikayesini, bizim içine taş toprak doldurup iple çektiğimiz karpuz kabuğu kamyonlarımızı görünce oracıkta yazmaya başlamış!

Beni bu konuda ciddiye almayabilirsiniz: Ahmet Uluçay’ın bizden esinlenmesi film hikayesiyle sınırlı değildir! Rivayetin devamı şöyledir: Kendileri sinema sanatına dair ilgiyi 1970’lerin ortasında bizim 80 hanelik köyümüzde edindi! Efendim şuraya gelmek istiyorum, biz çocukların en büyük keyfi sinema idi. Şaşırdınız değil mi? Beni farklı itham ve ifhamlarla karşılamanıza diyeceğim bir şey yok. Koskoca şehirde bile zor bulunur sinema, başka meydan bulamadı da sizin köye mi kurdu tezgahını deme hakkına sahipsiniz tabii ki. Neyse, sadede gelmek icaptandır: Poker (Recep Amca) Batı Almanya’da çalışan bir köylümüzdür. Kendisi her daim yeni, farklı ve ilginç işler yapmak ile şöhret yapmıştır. Yazları tatil için köye geldiğinde bu marifetlerini sergilemekten büyük keyif almaktadır. Keyfiyetlerinin en önemlisi bu sinemacılıktır. Orak ve harman mevsimine denk düşen tatilini sanki dört başı mamur bir hizmeti gerçekleştirmek için kullanmaktadır. Poker’in üç beş yıl süren sinemacılığı, nerede ve nasıl icra ettiği ise ayrı bir hikayedir: İlk yıl, Gölcük’teki evinin bahçesine çarşaftan bir perde çekmiştir. Seyirciler için en özel oturak topraktır. Otur, uzat ayaklarını, seyret perdede akıp süren gölgeyi. Sonraki yıllarda tahtadan oturaklara oturtmayı planlamış, nispeten başarılı olmuştur. Fakat biz çocuklar, aynı bahçedeki kuyu suyunda soğutulmuş Cincibir gazozlarımızı, haşlanmış mısırlarımızı, ay çekirdeklerimizi toprağa oturarak yiyip içmeyi tercih ederdik. Poker’in Gölcük’teki bahçe sinemasına girmek için de bir dizi işlem gerekirdi. Balıkesir’de bir matbaaya mı bastırdı bilmiyorum, fakat koçanlı biletlerimiz olurdu. Girişler için bir ikinci yol, çalı çırpıyla (geven) çevrilmiş bahçeye gizlice atlamaktır, fakat ben bunu hiç denemedim. Recep Amca’nın, bu konuda vukuatı olanları  birkaç kez yaka paça dışarı attığına ise haliyle şahitliğim olmuştur. Burada, çocukluk günlerinde yaşadığım sinema şenliği ile ilgili olarak söyleyeceğim bir başka husus, Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney, Hulusi Kentmen, Gökhan Güney, Tarık Akan, Yıldıray Çınar, Filiz Akın, Fatma Girik… saymak doğru mu sanki, Yeşilçam’ın bütün kadrosu köye ilk adımını, bizim Poker amcamızın bu bedelsiz hizmetiyle atmıştır. 2005 yılında dünya sinemasından ahiret sahnesine göç eden Poker’in çocukluğumuza kattığı  renkli atmosferin bedeli nasıl ödenir? Rahmetle anıyorum.

Çocukluk imkansızlığı kabul etmez. Hele oyuncak konusunda. Ortamına göre hemen bir şeyler icat edilir, hayata yeni bir zevk getirilir. Çitlek çiçeğinden fırfırım, çam kozalağından topacım, kızılcık dalından yayım, okum… İmkansızlığın mağlubiyete sürüklendiği zamanların oyuncakları değil de nelerdir bunlar? İşte, yaz ile güz arasında, harman sonunda, latif rüzgârların ömre ömür kattığı ikindi üstü vakitlerinde adına çitlek dediğimiz ağacın kurutulmuş tohum kozası (yaprak değil, fakat meyvesi denilebilir), tam ortasından delinir, öne gelecek tarafı kalın olan bir ağaç dalına takılır ve koşulur. Fırfır döner, ayaklar koşar. Gözler hem fırfırda, hem yoldadır. Serüven diğer çocuklarla kapışılan yarışa dönüşebilir.

Ardıç tohumu patlatan patlangaç yapmak için de özel bir ağaca ihtiyacımız vardır. Fakat her ne yapılır, edilir, köyün beş kilometre kadar güney doğusuna düşen Bükler’den, içi kolay oyulabilen ağaç (üçbudak’a benzer patlangaç ağacı) bulunur… Ucu taşa vurularak püsküllü hale getirilen bir kızılcık çomağı ise düzeneğin pompasıdır. Kurşun mu? Silahımızın adından belli: Ardıç tohumu patlatırız biz!

Plastik düdükler ve musiki aletlerinin vakti bize yetişmiştir, fakat hayır, bunlar soğan cücüğünden veya ilkbahar tazesi ağaçların dalından yapıp öttürdüğümüz düdüklerin kıymetini hiçbir zaman tutmamıştır. Soğan cücüğünün ince zarından çıkan iniltiyi veya suyu yeni yürüyen bir ağaç dalından birkaç çakı darbesiyle üretilen düdüğün sesini anlatmam mümkün değil.

Anlatılması imkansız olan sadece bu sesler mi? Hasbelkader dünyanın merkezine düşen çocuk için tanıma, tarife, velhasıl anlatıma sığmayacak oyun ve oyuncaklar sınırsızdır. Bu sınırsızlık hemen pek çok insanın bile, evet bunu ben de biliyorum diyebileceği oyunlar için de geçerlidir. Mesela çelik çomak oyunları, kiremit oyunları, taş oyunları (beş taş ve yanı sıra çizgi üstünde oynanan üç taş, dokuz taş, on iki taş, dama),  top oyunları (her tür top’lu oyun: istop, yakar top, futbol), çivi saplama, bilez (yöresine göre adı değişir: bilye, misket, cicoz)… Bu oyunlar hakkında da yaşanmış onlarca hayat sahnesini zihin dünyamızda canlandırıp durmaktayız kuşkusuz.  Fakat biz, sıkça oynanan, çokça bilinen bu oyunlarla ilgili “izleri” bir tarafa bırakıp, haklarında fazla malumat bulunamayacak diğer “topluluk” oyunlarından bahsedelim. Bunlardan ikisi kazık (gazık) ve sıramandır… Dik bir yamaçta oynanan kazığın alet edevatı sağlam ve bir tarafı sivriltilmiş bir ağaç dalı (çelik) ile çocuk sayısınca kalın süvenlerden (kalın sopa) oluşur. Toprağa dikilmiş çeliğin başında bir çocuk ebe olarak durur. Diğer oyuncular ellerindeki sopaları sırayla bu çeliğe atarlar. İsabet ettirildiğinde her oyuncu sopasını almak için koşar, ebe çocuk da çeliğin peşine düşer. Ebe değişimi, sopasını en son ve ebeden sonra getiren oyuncuyla gerçekleşir. Nişan alış, güç, çeviklik, hız, avcılık gibi pek çok özelliği barındıran bu oyun çoğu kez sert tartışmalar, hatta kavgalarla biterdi. Genellikle oyunu seyreden bir büyük çocuk, aralarında mücadele yaşayan küçük oyuncuları bir yolla kavgaya tutuşturur, seyrine seyir katardı. Sonu genellikle dövüşle biten bir diğer oyun sıraman ise karşılıklı iki takım arasında oynanırdı. Birbirinden ortalama yüz metre aralıkla konuşlanan her iki takım, kendilerine ait yassı üçer taşı bulundukları mevkie dikerler, ardından ellerine okkalı taşlar alıp, sırasıyla karşı ekibin hedefteki taşlarına atarlar. Nöbetleşe atılan taşlar, rakibin hedef taşlarını tamamen ne zaman yıkarsa, oyun biter. Bütün taşları ilk önce yıkan grup galiptir. Tabii galibiyet sevinci, karşıdan gelecek itirazlarla yeterince tadılamayacak, iş hırgür aşamasına kadar tırmanacaktır.

Takım oyunları arasında benim favorim hangisidir? Bunu hepiniz biliyorsunuz. Zira, bir şiir kitabıma da ad olmuştur: “Tan tan traska!” Oyunum hakkındaki malumatı söz konusu kitabımın ilk sayfalarında verdiğimi söylemem gerekiyor mu?

Naylon topun yerini alan meşin yuvarlak, mantar patlatmak için bükülmüş telden görevini alan mantar tabancası, teker veya serum lastiklerinden devşirilen sapan… Bunları oyuncak olarak kabul ettiniz, fakat şunlar neyin nesi: Kuş kapanı, el feneri, el arabası, el radyosu? Doğrudur, bunlar başka işlerde de kullanılıyor, fakat hepsi  aynı zamanda birer oyuncak…

Peki güzide oyunlarımızın yavaş yavaş bozulmaya başlaması, belki de yok olmaya yüz tutması ne zaman başladı dersiniz? Köyde veya çobanlık yaptığımız dağ başlarında, gazoz kapaklarıyla oynadığımız yutmaca (ütmece) veya çiklet artistlerinin sunduğu türlü oyun imkanları böylesi bir tükenişin miladı olarak anılabilir mi? Bir ihtimal, fakat milat için kesin ve keskin bir tarih vermek doğru olmaz. Öyle ya, o günlerde çivi çakılmış tahta üzerinde, metal paralarla parmaklarıma oynattığım GS-FB maçlarını hangi oyun grubuna dahil edebilirim? Şöyle ki, Gökmen, Cemil, Yasin, Didi... Hepsi çivili tahtada metal para şeklinde gelip giderdi…

Şu halde, gazoz kapaklarının, çiklet artistlerinin hayatımıza kattığı oyunlar diğerlerinden pek de ayrı tutulamaz. Üstelik, büyüklerimiz tarafından “kumda oyna”mamızın yoğun olarak tavsiye edildiği demlerde… Olay genellikle şöyle tezahür etmektedir: Kendilerinden vakitli vakitsiz “yağlı ekmek” talep ettiğimiz büyüklerimiz, bizi şu bildik adrese yönlendirirdi: “Hadi oğlum, kumda oyna!” Başının çaresine bak demenin farklı bir tonu muydu bu? Evet, aç veya tok, fakat her halükarda kumda oynardık. Oyunlarını kumda oynayarak büyüyen çocuklardık.  Hâlâ öyleyizdir. 

"KASABA EDEBİYATI" VE GENÇ ANADOLU ŞİİRİ

12/8/2007 · Kategori: Denemelerim

 

Sezai Karakoç “… türk edebiyatının ağırlık merkezi, kasaba ve küçük şehirler edebiyatı olmalıdır, en azından o yola çıkmalı.” diyor, 1962’de kaleme aldığı meşhur “Kasaba Edebiyatı” adlı makalesinde. Üstada göre, köy edebiyatı ve endüstri çağının olumsuzlukları ile kirlenen burjuva ve proloterya edebiyatları “edebiyat olmaktan” çıkmıştır. Çünkü edebiyat için vazgeçilmez unsur olan “kişi” yoktur bu edebiyatlarda. Daha çok “topluluk fatalizmi” egemendir onlara. Eser, “sosyoloji”ye malzeme olduğu kadarıyla eserdir. Dolayısıyla, bunların “sanat değer”lerinden söz edilemez. Bu tür edebî yapılanmalar için “edebiyat monopolleri, diktatörlükleri” ifadesini kullanır Karakoç. Kendisini böyle bir edebiyat ortamının “istilasına” terk etmiş edebiyatlara (milletlerin edebiyatına) ise “intihar etmiş” gözüyle bakar.

Oysa, “kasaba ve küçük şehirler” sanatın asıl yataklarıdır. Bu mekanlarda sanat “olanca hür”lüğe sahiptir. Öyle ya, “insan artık kişileşmiştir” buralarda, yani “şahsiyet” kazanmıştır: “Bir yandan eve, aileye ve topluluğa bir iple bağlıdır. Bu ip halat da olabilir, pamuk ipliği de. İnsan her şeyini topluluğa adamış da olabilir, kendi içine de eğilebilir ve orada hiçbir insanın inmediği bir derinlik, bir yalnızlık, müthiş deniz gibi yosunları bulabilir. (…) Küçük şehir veya kasaba, insanı keşfetmek, hattâ edebî anlamda icat etmek için ideal bir birim, geometrideki altın ölçüdür âdeta.”

Bugün, haklı veya haksız –ki 1960’lı yılların sosyal şartları etkilemiş olmalıdır üstadı, ayrıca nedense Batı terminolojisi kullanmıştır- Sezai Karakoç’un sözkonusu makalesini gündeme getirmemizin sebebi ne olabilir? İki sebepten söz edebilirim. İlki, resmî kanalların güdümüyle belli bir hakimiyet kuran ve memleketin kültür sanat ortamına musallat olan bir edebiyatın varlığı ve bundan duyduğumuz rahatsızlıklar. Bugün, Türk edebiyatının ana damarı olarak empoze edilen bu yapılanma, Sezai Karakoç’un sıraladığı menfilikleri taşımaktadır: “Hayal gücü sınırlanır ve sanatçıya yeten hürlüğün asgarî payı kalmayınca, sanat eseri kılığında olan, fakat değerinde olmayan bir takım kitaplar piyasayı kaplar. Hatta bunlar, edebiyat dışı sebeplerle yabancı dillere de çevrilir, armağanlar da alır. Ama artık edebiyat kişiliğini yitirmiştir, hattâ benliğini.”

İkinci sebep, ki asıl gayemiz budur, merkezî yapılanmanın dışında kaldığını iddia edenler veya bizim öyle görmek istediğimiz şairlerden bir kısmının durumunu incelemek. Belki günümüz “kasaba ve küçük şehir” edebiyatına tekabül etmeyecek ama, günümüz Anadolu edebiyatına yönelik tetkiklerde bulunmak. Kuşkusuz, geniş bir akademik çalışmayla ancak halledilebilecek bir meseleyi, kısa bir değerlendirme yazısının konusu kılmak, işimizi zorlaştırmaktadır. Zorluğu aşmanın bir yolu olarak, sadece şiiri konu edineceğiz. Son olarak daha ilginç gelebilecek bir hususu da kaydedelim: Bu yazıda kullanacağız metinleri, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yaşayan genç şairlerin bugünlerde yayımlanan kitaplarından alacağız. Böylece, sayrı merkezin dışında gelişen genç Anadolu şiirinin özelliklerine dair hükümler verme  imkanına da kavuşacağız.

Öyleyse başlayalım:

 

“Benden bir dize/bir kelime bile yok yağmurda.”

Mustafa Muharrem (1968), İsa’dan Önce Gül ve Öç Terimleri’nden sonra Kemansız Kare’yi (Sır Yay., Bursa, 2006, 95 s.) yayımladı. Bursa’da yaşayan şairin, hangi şiir coğrafyasında durduğunu uzun uzun sorgulamak yerine, aktarılacak birkaç dizeyle maksadın hasıl olmasını sağlamak mümkün mü?

“Ne hecelerim bir ekmeği gagalar;/ne tenim/sabahın kadifeye, reçel prensliğine,/caddelere karşı işlediği suçlara ihtar.” (s. 9)

“Kimi esvap köpüğünden,/ yağmurdan,/birkaç alkollü remizden ibaret yolda/ün katıyor pıtıraklarıma yaşamak çantası.” (s. 16)

“Ben küçükken, yaprakların/arasını dolduran ışık bandosunu fark etmemişken daha,/balçık bilgisini dizerdim masallara./Gece”

Alışılmamış bağdaştırmalar, aktarmalar, göndermeler, eksiltili anlatımlar, uzak çağrışımlar ve soyutlamalar içinde boğulmuş bir imge ummanı denilebilir mi Mustafa Muharrem’in şiirine? Bunların yoğun kullanımı, ister istemez şiirde anlam problemi oluşturuyor. Bu neyse de, duygu değerine getirdiği halel ne olacak?

 

Hayat Çekilecek mi?

Adını baktığınızda kesin kararınızı vermeniz mümkün: Kaçışlar Almanağı. Sadece kitabın adı değil [Çekil Gideyim Hayat (Lamure Yay., İst., 2006, 61 s.)], Hüseyin Kaya (1975)’nın şiirlerine verdiği adlar da bu ihtimali artırıyor: Çöl, Hüzün Kıssası, Acı Dağ, Hicret, Elem Çiçeği, Tılsım, Küsuf, Son, Fasl-I Hazan, Yitik Yol, Karanlık, Düşkünün Düşlüğünden, Yetim Şiir… Hadi bakalım, iki bölümlük kitabın adı da “Hüzünler Evi”ni taşıyor. Fakat biz bu “ad”landırmalara takılıp kalmayalım, metinlere bakalım:

“gül bilmişim ömrüme/vurduğun bu yarayı” (s. 11)

“sana bir kere daha acılar adıyorum” (s. 12)

“mızrağının ucunu çevirme yüreğimden” (s. 18)

“külüme tutundukça yeniden yanıyorum” (s. 22)

“beni hayata değil/beni kendine bağla” (s. 25)

“ayağımın altından akıp giden hayata/verme beni bir daha” (33)

“sür bir ömür hükmünü/mağlup topraklarımda” (s. 35)

“nasıl olsa çöl yeşerten gözlerini melekler/vebalı bir şairin dilinden dinleyecek” (s. 41)

Görüldüğü üzere, Sivas’tan seslenen Hüseyin Kaya şiirini ve bizi hayat dışına itiyor. Yenilgiye odaklanmış bu hâl, hangi yaramıza tuz basacak?

 

Niçin Tenhalığa Yolculuk?

Tenhalayın Kalbimi (İlkKitap Yay., İst., 2006, 74 s.), Tokat’tan şiir ortamına iştirak eden Mustafa Uçurum (1973)’un ilk şiir kitabıdır. Şöyle bir baktığınızda, olumlu bir melal sezilebilir Uçurum’un şiirinde. Fakat derinlere inerseniz kırıklıkla bir  kaçış, bir yenilgi ile karşılaşacaksınız. Çünkü, yakasına usandırıcı bir şairanelik yapıştırmıştır. Niçin marazî  haller doğurmasın bu? Bir de dönemlik “ezber” yaklaşımlara pirim vermesi yok mu Uçurum’un; “salt şiirci” ve edilgen bir çizgiden seslenmesi:

“hani diyorum patron tutmazsa hesabım/berabere kalırsam onu da yaz hesaba/üstü kalsın hayrımın belki bin kaza savar” (s. 22)

 “küskün bir savaşçıyım başını alıp giden” (s. 45)

“bütün sabahlarımı fiyasko selamlıyor” (s. 59)

“göğe yükselen bir çukurdayım/ve şeyhim hiç yanıltmadı beni.” (s. 64)

Şunlar ise Uçurum’un dinamik duruşları sebebiyle, beğendiğim dizeleri arasındadır:

“her çocuğa yakışır gelinlik giymiş nisan” (s. 6)

 “bu dağı önce ben aşmalıyım/bir ucundan ben tutmalıyım hayat dedim bismillah” (s.28)

“çağır beni, rahatta dinle/ bozulsun esas duruşun” (s. 55)

 

Hüzünlere sahip kim?

M. Akif Şahin (Malatya, 1970), Bahaettin Karakoç’un onayını da alarak yayımladığı ilk kitabına Sahipsiz Hüzünler (Dolunay Yay., K. Maraş, 2006, 96 s.) adını vermiş. “Aşk ve Hüzün”, “Tutku ve Nümayiş”, “Diğer Zamanlar” diye de bölümlemiş kitabını.

Hüseyin Kaya ve Mustafa Uçurum’la aynı kategoriye dahil edebilir miyiz M. Akif Şahin’i? Hüzne meylediş bunu gerektirir mi?

“ağlarım/baharda bulutlardan aşağı/seni ıslatamam” (s. 8)

“esaret/yüreğimde uçuşur/sessizce” (s. 12)

“bense kanadı kırık kuş gibi/yüreğim yanık” (s. 20)

Kitabın ilk bölümü için dediğimiz geçerli olabilir. Sonraki bölümlerde “umuda yolculuk” başlıyor Şahin için:

“bağlandım/hayatın çekici taraflarına” (s. 25)

“hatıram olamadı; aşka ait/umuda yolculuk” (s. 30)

“yadırganan yavanlaşan hayatın karşısında/yılmadık” (s. 54)

Bunlar o kadar önemli mi? Hayır, M. Akif Şahin’in şiirinde başka hususlara değinmeli: Sıradanlaşmış söylemlere mesela: “züğürt aşklar”, “bir çift beyaz kanat”, “ruhuma aksın”,  “kanadı kırık kuş”, “mavi gökyüzü”, “sigara dumanıyla”, “sevenlerin kaderi”…

Bir de, şiirsel söyleyişin yok olduğu, nesre yaklaşılan bölümler var, özellikle biyografik nitelikli uzun metinlerde:

“liseliyken/haylazlığım, disiplin kuruluyla tanıştırdı/asiliğim saltanat kurdu” (s. 30)

“slogan ve bildiri olarak toplumlara/duygu yüklü ezgileşiyorlar radyolara/dergilere makale/panellerde sessiz kalıyorlar/kokmayan/bir bahçenin gülleri gibi” (s. 46)

 

Çağının Farkı…

Her Aşk Bir Ayrılık (İlkKitap, İst., 2006, 96 s) ile Konya’dan okuyucunun karşısına çıkan M. Ali Köseoğlu (1977)’nun şiirini “yalın” bulmak mümkün. Bu ifade şiirde “imge”yi ölçülü kullanmak anlamına geliyor. Mümkün mertebe ölçülü davranıyor Köseoğlu, boğmuyor söylemek istediğini:

“besleme çektim adından önce/alnıma koydum bir yazı/gelmezsen sebebini sormayacağım” (s. 13)

“deniz tuttu beni/gözlerine benzemeyen/koyu mavi” (s. 19)

Köseoğlu şiirinin konularını, kitaba takdim yazan Mustafa Özçelik şöyle belirtmiş: “Ayrılık, hasret, sitem, ölüm. (…) Ama çağının da farkında…”

Çağının farkında olduğu bölümden örnek vereyim diyorum, fakat bir adım atınca, sadece şiir adıyla yetinmek zorunda kalıyorum: “Bir Adı Kudüs Bir Adı Fellûce”!

Peki, Köseoğlu’nun ana hareket noktası hakkında ne söyleyebiliriz: “Aşk”.

“şimdi masalını okuyorum içimin/gökten ne düşerse düşsün.” (s. 9)

“uzak dur/aşk acıdır çünkü” (s. 34)

“benim için dua et/kalbime üfle/üç kere” (s. 42)

Kendi adıma, bu “nokta”yı beğenemiyorum!

 

Parantez Yanlış!

Mehmet Gemci (1966), 90’lı yıllarda K. Maraş’ta çıkardığı Yalnız Ardıç dergisi ile Türk edebiyatına önemli  katkıları olan bir isimdir. Yanlış Parantez (Yalnız Ardıç Kitapları, K. Maraş, 2005, 59 s.) ise Gemci’nin terennüm ettiği ilk ve tek şiir kitabı olma özelliğini taşımaktadır.

Mehmet Gemci’nin kitabına Yanlış Parantez demesi yerinde tercih. Zira kendisini yahut insanı anlatırken önce nesnelere, kavramlara, diğer varlıklara yöneltiyor bakışlarını. Bu anlamda özellikle mekanlar dikkate değer: Ahır dağı etekleri, Yalnızardıç, Pınarbaşı, Dikilitaş, Kapalıçarşı, Taşhan, suyu çekilmiş bir ırmak, kapılar, çeşmeler, ağaç, Balkanlar, Kosova, Don, Volga, Tuna, Sultan Ahmet, Şehzadebaşı, Süleymaniye, Topkapı, Kudüs, Filistin, Çin ü Maçin… Bunlara muhterem telmih unsurlarını da katabiliriz: Alâeddin, Hızır, Dede Korkut, Kesikbaşlar, Sultan Murat, Sırp yılanı, Kazıklı Voyvoda, Yunus, Musa, Eyüp, Pamuk Prenses, Sultan Süleyman, Hüthüt, Ebabil, İbrahim, Yedi Güzel Adam, Yusuf, Anka… Bütün bunlara bakarsak, Gemci’nin en azından kültürel unsurlara dayalı bir şiir kurduğunu, duygu ve düşüncelerini şiirsel doyum atmosferine taşırken ebedî mirasın katkısına müracaat ettiğini görürüz.

 

Olumlu Mensubiyet (mi)!?

Murat Soyak (1971), dergilerde adına sıkça rastladığımız bir şair. Niğde’den sesleniyor. Kitabının adı: Irmaklarca. (İlkKitap Yay., İst., 2006, 63 s.)

Sade bir ağzı var. Gürültüye ve laf  kalabalığına tahammülü yok. Ama daha da önemlisi, mensubiyetini aşikâr:

“kefenini hazır tutan bir babanın oğullarıydık/bir yanımız bağ bahçe/bir yanımız ahir dünya/komşumuz olurdu İbrahim” (s. 7)

Bu yeter bir hâl değil tabii ki. Öyleyse farklı hususlarına da bakalım bu şiirin. “Koşuk şiir”e, yani ölçüye, uyağa, biçim oyunlarına dönük yönü, ses ve anlam oyunları, günlük dilden faydalanma, vb… bunlardan mahrum metinlerin arasında, şiirinin bir başka cazibesi:

“hayat güzel mi dedin, eyvallah/cemre düşer, fen bilgisi şaşırır/kekik kokulu çocuklara sormalı/nasıl da çalışırmış mübarek toprak” (s. 24)

“insanı da yutar elbet/bire hiç veren beton” (s. 31)

“cici ferhat, o zamanlar çırak/haftalıklar birikince mavi bisiklet/bir hava bir hava sorma gitsin/futbol sahasını kesip biçiyor” (s. 46).

Bu kısa değerlendirmeden sonra ortaya ne çıkıyor dersiniz? Günümüz Anadolu şairleri Sezai Karakoç’un beklentisine cevap verebilmişler midir? Yoksa, teslim mi olmuşlardır “psödo felsefe ve psödo ilim haline” gelen anlayışa? Yahut şöyle soralım, günümüz genç Anadolu şiiri, yaygın (piyasa) şiirin neresine düşmektedir? Ona eklenmiş midir, yahut onun aldatıcı güncelliğine karşı koyup, kendine has bir özgürlüğün yolunu mu tutmuştur?

 

ÖLÜ DİRİ -1

10/8/2007 · Kategori: Hikayelerim

 

görünmez gibi görünen bir kovalamaca başladı ve söndü ışıklar

sırıtan suratların yankesici kalleşliği

bir de aynalar: laf olsun diye ve milimi milimine hesaplı aynalarınki:

bir sigara içimlik

oyuna çeşni katyor anladığınız

 

soruyorsunuz

eskir mi hayat?

diyalektik tersine çevrilebilir mi?

(yarın bir gazete alıp şöyle bir kurcalayıverin

ya da başka bir yolla da tutabilirsiniz o damarı

lütfen!)

 

açtınız ve kanınıza girilmişti

tükrüklerle karşılanıyordunuz istekler bildirmelerde

açtınız ve dernizdi

etinizdi

kanınız

kemiğinizdi

kalmamıştı:

yoktunuz

 

türkünüz:

(ki kesinkes sizin dışınızda

size karşı

sizin adınıza birileri öttürüyordu bu türküyü

 

ölüm almış yürümüş

ölüm sürü sürü

üstümüzü bürümüş

biz ölmüşüz ölmüşüz

 

bakın

isterseniz size bir iş verelim

ne dersiniz avukatlığa

yok yok

cumhurbaşkanı olun bari!

güzel güzel ülkeler var dünyanın koltukaltlarında

bir koltuk buluruz buralarda size

siz ararsınız altını

bulamazsınız bir şey

biz bulruz

güvenin bize:

güzel güzel yönetirsiniz

unutmayın

şu an barındığınız ülkenin cumhurbaşkanını da

biz atamıştık görevine

unutmayın

tutarlı olun

söz tutun!

 

devingenlik gerekti size

silkinmek miskinlikten

ter kokmalıydı teniniz

ah

bir ozan yetişseydi imdadınıza

yeterdi!

 

:: Sonraki »